

SUAT SALGIN
Yanılmıyorsam 10 yıl kadar önceydi.
Cunda Uygulama Oteli’nde Türkiye’nin dört bir yanından il ve ilçe milli eğitim müdürlerinin katıldığı bir seminer düzenlenmişti.
Rahmetli demeye halen daha dilimin varmadığı Türkiye’nin yetiştirdiği en önemli tarihçilerinden Prof. Dr. İlber Ortaylı da aynı otelde Rus öğrencilere, Osmanlıca eğitimi veriyordu.
Tabi ben bunu duyunca hemen soluğu Cunda Uygulama Oteli’nde aldım.
Ders arasında İlber hocayı yakaladım ve verdiği bu eğitimi haber yapmak istediğimi söyledim. Kabul etti.
Moladan sonraki derse bende girdim.
İlber hoca; ana dili gibi Rusça konuşarak Osmanlıcayı anlatıyordu.
Rus öğrenciler bir şeyler soruyor, O da soruları yanıtlıyordu.
Her zamanki gibi eğitici ve öğretici ses tonuyla bir şeyler anlatıyordu ama konuşulan dil Rusça olduğu için ben hiçbir şey anlamıyordum.
Neyse; ben ders anındaki detayları kamera ve fotoğraf makinemle çektim.
Ders sonrasında bir tercüman aracılığıyla Rus öğrencilerle röportajlar yaptım.
Tabi bu işlemler bittikten sonra da İlber Hoca ile röportaj yaparak çekimleri tamamlamam gerekiyordu.
Hocaya bunu söyledim ve uygulama otelinin terasına geçtik.
Teras çok kalabalıktı.
Türkiye’nin dört bir yanından gelen il ve ilçe milli eğitim müdürleri terasta çay-kahve içiyordu.
İlber Hoca ile karşılıklı oturup, röportaj yapmaya başladık.
Ancak, kameramın mikrofon kablosunda bir temassızlık meydana geldi ve kameraya yeterli ses gelmiyordu.
Aksaklığı İlber Hoca’ya söyledim ve biraz gür sesle uzattığım mikrofona konuşmasını istemiştim.
O da öyle yaptı ve yüksek sesle konuşuyordu.
Ancak tam o sırada, bizim oturduğumuz masanın hemen yanındaki diğer masada bir adam telefonla konuşuyordu. Telefonun ucundaki arkadaşına Ayvalık’ta olduğunu ve keyfinin yerinde olduğunu anlatıyordu. Bir yandan kahkahalar atıyor, bir yandan da çok gürültülü bir şekilde bağıra bağıra sohbet ediyordu.
Adam yüksek sesle haykırdığı için, ben de video kaydını durdurmuş İlber Hoca ile birlikte adamın görüşmesinin bitmesini bekliyordum.
Ama adam susmak bilmiyordu. İnanın 5-10 dakika sürmüştü ama adam gürültülü bir şekilde hem konuşuyor hem de kahkahalar atarak konuşmasını sürdürüyordu.
Birden İlber Hoca patladı; “Beyefendi. Beyefendi biraz sesinizi azaltabilir misiniz?” diye adama adeta çıkıştı.
Adam da, telefonu indirdi ve İlber Hoca’ya, “Buyurun hocam, ne istediniz?” diye sordu.
İlber Hoca adeta çileden çıkmıştı.
“Böyle telefonla görüşülmez ki beyefendi.” dedi.
Adam ise, pişkince “Nasıl konuşacaktım hocam?” diye cevap verdi.
İlber Hoca, adamın tavrına iyice öfkelenmişti.
“Yahu arkadaşım sen telefonla konuşmuyorsun, resmen böğürüyorsun” deyiverdi.
Adam, “Hocam ayıp olmuyor mu? Ben koskoca falanca kentin İl Milli Eğitim Müdürüyüm” demez mi?
Doğrusu televizyonlardan yakınen izlediğim İlber Hoca’yı ilk kez bu kadar öfkeli görmüştüm.
“İl Milli Eğitim Müdürüsün. Ama böğürmekten, insan gibi konuşmasını öğrenememişsin daha. Bir de öğretmen olacaksın. Yazık senin eğitim verdiğin öğrencilere, yazık senin idarenin altında olan öğretmenlere. Git önce toplum içinde telefonla nasıl konuşulacağını öğren” dedi.
Bu sözün üzerine adamın yüzü adeta renkten renge girdi.
Belli ki liyakatsız torpillilerden biriydi.
Tek kelime edemedi. Kalktı masasından çekti, gitti.
Atalarımızın, “Lafı gediğine koymak” sözünün ne demek olduğunu o gün İlber Hoca öğretmişti bana…

***
Tam bir Ayvalık aşığı olan Türk tarihinin en bilge kişiliği Prof. Dr. İlber Ortaylı, her şeyden önce adam gibi adamdı.
Tepkisini hemen koyar ve en son söyleyeceğini en başta söylerdi.
İnanılmaz bir bilgi deposuydu.
Ayvalık’ta Fen Lisesi’nin kurulması için her defasında açıklamalar yapıyor ve ilçeyi yönetenlere bunun önemini usanmadan anlatıyordu.

***
Ama O’nun en çok üzerinde durduğu bir başka konu da; Ayvalık zeytinyağının geleceği için bir eğitim enstitüsünün kurulmasıydı.
Ancak bu enstitünün bir üniversite değil de; Ayvalık’la aynı sosyo-kültürel ve coğrafi koşullara sahip olan Yunanistan’ın Midilli Adası ile ortaklaşa yürütülecek bir sosyal bilgiler enstitüsünün oluşturulması gerektiğine yönelik vurgu yapıyordu.
Ege Denizi’nin iki yakasındaki halkların; birbirlerinin dilini öğrettikleri ve tarihlerini araştırdıkları bir bölgede, ortak kültürel değer olan zeytin ağacının değerinin gelecek kuşaklara aktarılmasında bu enstitünün çok büyük katkısının olabileceğine inanıyordu.
Midilli Adası ile Ayvalık’ta zeytin ziraatının çok iyi olduğunu ve bu alanda suyun iki yanındaki halkların işbirliği yapmalarının faydalı olabileceğini savunan Ortaylı, Ayvalık’ta son zamanlarda betonlaşma uğruna hunharca yok edilen zeytinlikler konusunda ise son derece dertliydi.

Ayvalıklılara sık sık “Etrafınızdaki zeytinlikleri korumanızı tavsiye ediyorum. Bize en iyi ödül bu olur. Hepiniz zeytinlik alın ve zeytin yetiştirin. Çünkü bu bölge çok fena bir şekilde binalaşıyor. Çok fena turizmleşiyor. Bence bu lüzumsuz. Çok fena da zeytinlikler tahrip ediliyor. Bunun üzerinde durmamız lazım. Bu durum milli bir felakettir ve bana kalırsa da, Türkiye; nasıl klasik kültür bakımından Akdeniz de en zengin bölgeyse, bu durum zeytinler içinde aynı paralelde zenginliğe sahiptir. Bu değerleri korumamız lazım.” sözleriyle de Ayvalık’ın bu bağlamda ne kadar kötü bir durumda olduğunu gözler önüne sermişti.
Şimdi Ayvalık’ta yaşayan bizlere düşen; İlber Hoca’nın tarihe not düştüğü bu sözlerini bir vasiyet gibi algılayıp; zeytin ağaçlarımıza ve zeytin kültürüne sahip çıkmaktır.
Bu duygularla; İstanbul’u fethederek, yeni çağ açan Fatih Sultan Mehmet’in yanına defnedilen Prof. Dr. İlber Ortaylı’ya bir kez daha rahmet diliyor, O’nun bize aktardığı eşsiz bilgilerin ışığında tüm okuyucularımıza sevgi ve saygılarımı iletiyorum.
Esen kalın…

