

RECAİ ŞEYHOĞLU
Kahvehaneleri/kafeleri öyle çok bir kasabaydı ki…
Eczaneleri gibi kahveleri de yan yanaydı.
*
Yıllarca belediyedeki çay ocağında ocakçılık yapmıştı.
Garsonluk yaptığı günler de olmuştu. Emekli olunca elinden başka bir iş gelmediği için kendisi gibi aynı günlerde emekliye ayrılan Alican ile belediyeye 250-300 metre kadar uzaklıktaki Begonvil Sokağı’nın köşesinde bir kahve açtı. 50 metrekarelik eski bir Rum yapısı olan binanın tadilatından bir ay sonra müşterilerine hizmet vermeye başladı.
Adını da Alican’la birlikte belirlediler: Belde Kahvesi…
Belediye emeklisi olduğu için çok kişi burayı belde değil, belediye kahvesi olarak biliyordu. Öğle yemeği vaktinde dolup taşıyordu kahve. Tost ve köfte de satar olmuştu.
“Hiçbir masa ne havadan sudan, ne pahallılıktan, ne de eğitim bakanının geriliğinden söz ediyor” diyen Alican’a, “Ne konuşuyorlar o halde?” diye soran Ziya, sorunun yanıtını biliyordu aslında. Başkana yalakalık yapanlar, Mehtap hanımın giysileri, başkanın odasına o gün kimlerin girip çıktığı, üç ithal yöneticinin afralı tafralı yürüyüşleri, kimlerin çocuklarının belediyenin araçlarıyla koleje bırakıldıkları vs.
Konuların hep bu çerçevede olduğunu, dedikodu kazanının hep kaynadığı bilinmez değildi.
*
Yerel bir gazete çıkarmak üzereydim. Aboneler için kasabada girip çıkmadığım işyeri ve konuşmadığım iş adamı kalmamıştı.
Kasabanın altı göbekten bu yana yerleşik ailesi olduğumuz için, “Serdarlar Mahsulâtı Arziye “nin ferdi olduğumdan sıkıntı yaşamamıştım abone bulma konusunda.
Dördüncü sayfamı belediye, beşinci sayfamı da kasaba dedikodularına ve magazine ayıracaktım. Yılların Salih Abisini de genel yayın yönetmeni yapacaktım.
Öğle vakti Belde Kahvesi’nde olursam istediğim her türlü haberi bulabileceğimi söyleyen Tayfun’la kahvenin yolunu tuttuk. Anlaşılan ben de dedikoduculuğa merak salmış olmalıyım. Gazetenin sahibiyim ya… Her yerde benim gazete “çıkıyor” diye tanıtılıyor ya…
İçeridekiler beni görünce bizim kasabanın “Dilsiz Tahir’i” oluverdiler.
**
Yeni elemanım lise mezunu/gazeteciliği çok seven biri. Her öğle yemeğinde kendim işyerime çok yakın evime gidip yemek yiyorsam da ona hep köfte vb. yemek parası veriyorum. Öyle güzel haberler çıkarıyor ki…
Yöneticilerden biri, Sevgi Yolu’nda incik boncuk satan eşini işe aldırmış, oğlunu da halkla ilişkilere yerleştirmiş.
Kasabada her işi gören büyük matbaa varken, gazete/dergi için her ay büyükşehiri komşu kapısı yapan o malum kişi…
Seçildiğinin onuncu günü, buradaki dağ evine gelen generali makamında ağırlayan, o saatlerde hiç bir ziyaretçiyi odasına kabul etmeyen, hangi partiye gönül verdiği bilinmeyen, partiler arasında Kubiş(!) gibi gelip giden eski başkan…
Önceki yıllarda milletvekilliği yaptığı için kendisine “Sayın başkanım”, yerine “Sayın Vekilim” dedirten önceki başkan…
Ooo… Bir anda doluvermişti haber/bilgi havuzumuz.
Öyle çok bilgileniyorduk ki, daha önce neden bu öğrendiklerimiz gazetelerde yer almadı diye bocalar olmuştum.
Diğer üç yerel gazete sürekli denilebilecek şekilde başkanı pohpohlayan manşetler atarken, bizim dördüncü ve beşinci sayfalar artık malum haberlerle doluyordu. Manşette ise genellikle hep eğitim ve sağlık haberlerini öne çıkarıyorduk. Spora ise hiç yer vermiyor gibiydik.
Daha önce arpa, buğday, pamuk daha sonra çeyizlik eşyaya yönelen ailemiz, müşterilerle ilgili tek bir sorun yaşamamış bugünlere kadar. Emniyete, adliyeye yolu düşmüş tek bir SERDARLAR ferdi yoktur. Basın-Yayın Yüksekokulu öğrencisi olan kızıma okulu bitirdiğinde mesleğiyle ilgili bir işi olsun düşüncesiyle soyunmuştum bu işe.
Kardeşlerim diğer işleri yürütüyordu zaten.
Şimdi haftada iki üç kez adliyeye gidiyorum. Her gün canımı sıkan telefon sayısı üç-dört… Malum yöneticinin ve halkla ilişkilerde çalışan oğlunun sevgilisini belediyeye yerleştirme girişimlerini ti’ye alan haberimiz nedeniyle, malum yöneticinin ikide birde “Suna’nın iş sahibi olması sizi neden rahatsız ediyor?” diye telefon açması…
Bir büyüğümüzün, “Bizim çocuklar ticaret yapmayacaklar mı yani!?” sözü geliverdi gözümün önüne. Psikolojim iyice bozuldu. Hafta sonu tatili için gelen kızıma, “Bırak kızım şu Basın Yayını, gazetecilik sevdası nedeniyle babanı kaybedeceğiz. Sınavlara gir, hukuka geç en iyisi…” diyen eşimi sarılıp kucaklayasım geldi. Nasıl da öptüm, görecektiniz.
*
O günlerden aklımda kalan bir konuyu eşe dosta anlatıp duruyorum şimdi.
İki üç saat ötedeki kasabanın belediye başkanı ile görüşmeye gidecektim. Malum arkadaşa teklifte bulundum. Ağzını burnunu buruşturdu, iğrenir gibi yaparak, “Şu partisini değiştiren mi?” diye sordu. “Senin başkanın bu kaçıncı partisi?” diyememiştim o gün.
