

CUMHURİYETİN 100. YILINDA DİL DEVRİMİNE BAKIŞ
(Konuk Yazar)
ATTİLA AŞUT
Cumhuriyetimizin 100. Yaşını görmek, benim kuşağım için elbette büyük bir sevinç, övünç ve kıvanç kaynağıdır. Çünkü sıradan bir yıldönümü değildir kutladığımız. Ulusların tarihinde, bu niteliktekiyıldönümlerinin bambaşka bir yeri ve anlamı vardır.
Kolay kurulmadı bu Cumhuriyet.
Bitmek bilmeyen kanlı savaşlar sonucu yakılıp yıkılmış topraklarda; yokluk, yoksulluk ve umarsızlık içinde yorgun düşmüş bir halkın, Mustafa Kemal önderliğinde yeniden ayağa kalkarak kurduğu yeni toplum düzeninin adıdır Cumhuriyet! O elverişsiz koşullarda, Osmanlı coğrafyasından elde kalanküçük bir vatan parçasındaSaltanat ve Hilafet düzenine son vererek halk egemenliğine dayalı tam bağımsızlıkçı, laik bir rejim kurabilmek, neredeyse “mucize” sayılabilecekolağanüstü bir başarıydı.
Kuvayı Milliye hareketi, işgalcilere ve işbirlikçilerine karşı aşağıdan örgütlenmiş bir halk isyanı; Sabahattin Selek’in tanımlamasıyla “Anadolu İhtilali” idi. Utkuyla sonuçlanan bu büyük direniş, ülkeyi bağımsızlığa, kurtuluşa ve kuruluşa götürdü. Mustafa Kemal ve dava arkadaşları, 1919 Mayısı’nda Kurtuluş Savaşı’nı başlatmak için Samsun’a çıkarken, “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararlılığı kurtaracaktır” inancı içindeydiler. Onlar Anadolu’daki yerel örgütlenmeler ve ulusal kongreler sürecini bu bilinçle yöneterek halkın egemenliğinin en üst temsil yeri olan Türkiye Büyük Millet Meclisi’ni oluşturdular.
İşte bugün, 29 Ekim 1923’te kurulan o Devrimci Cumhuriyet’in 100. Yılını kutluyoruz! Ama elbette buruk bir sevinçle… Çünkü butarihsel yıldönümünde Cumhuriyet sevincimizi gölgeleyen pek çok olumsuz gelişmeye de tanık oluyoruz.
Atatürk’ün ölümünden sonra,yeni rejimin kuruluş felsefesine ihanet eden aymaz siyasetçiler yüzünden, devrimkazanımlarını adım adım yitirmeye başladık.Ülkemiz, şeriatçı yapıların, tarikat ve cemaatlerin kuşatması altında karanlık bir yola girdi. Anayasasında “laiklik” yazan Türkiye Cumhuriyeti’nde,okullar başta olmak üzere devletin tüm kurumlarında dinci uygulamalar yoğunlaştı.Karşıdevrimcilerin iktidarında Cumhuriyet’in 100. Yılı, “yüz yıllık reklam arası”, “yüz yıllık narkoz dönemi”gibi aşağılayıcı söylemlerle değersizleştirilmeye, yok sayılmaya çalışılıyor.“Saray’ın Propaganda Bakanlığı” gibi çalışan Cumhurbaşkanlığı İletişim Başkanlığı’nın etkinliklerinde “Cumhuriyetin 100 Yılı” değil, “AKP’nin 20 Yılı” anlatılıyor; hazırlanan belgesellerde Atatürk değil Erdoğan öne çıkarılıyor!Bütün bunlar olurken,ülke genelinde güçlü bir toplumsal karşı duruş örgütlenemedi. Doğrusunu söylemek gerekirse, Cumhuriyeti kuran partinin de tarihsel köklerine yakışır bir “100. Yıl” etkinliğine tanık olmadık. Meydan şimdilikbankalarla holdinglerin hamasi ve ağlak reklamlarına kalmış gibi görünüyor…
AKP iktidarında devletin tepesinde oturanlar, ulusal bayramları kutlamamak için her zaman türlü gerekçeler yaratmışlardır. Bazen “hasta” olmuşlar, bazen son anda yurtdışına gitmişlerdir. Şimdi de Gazze’ye İsrail saldırısını bahane ederek TRT’nin 100. Yıl kutlamalarını iptal etme kurnazlığını gösterdiler.Ama Cumhuriyet Bayramı’nın öngününde,İslamcı meşreplerine uygun olarak “Ordu Gazze’ye!” nutuklarının ve şeriatçı sloganların atıldığı, dualı-tekbirli miting düzenlemeyi unutmadılar!
Ama Cumhuriyeti yok sayma ve karalama yarışı yalnızca bu kesimlerin işi değil!Ne yazık ki Cumhuriyete şaşı bakanlar arasında “sapı bizden” olanlar da var!Hadi“Fesli Kadir” ve Mustafa Armağan gibi yeminli Cumhuriyet düşmanı şeriatçılarıbir yana bırakalım.Ne ki bazen “ilerici, solcu” kimlikleriyle tanıdığımız insanlardan da Cumhuriyete ölçüsüz suçlamalar, kara çalmalar geliyor. Taner Akçam’ın, SevanNişanyan’ın, hatta Fikret Başkaya’nın bakış açısını biliyorduk. Bu uç çizginin en taze örneklerinden birini de yarım yüzyıldır Brüksel’de yaşayan gazeteci-yazar Doğan Özgüden’in bir paylaşımında gördüm. Özgüden’in bana e-postayla gönderdiği ve Facebook sayfasında da yer verdiği “Avrupa Sürgünler Meclisi”nin açıklamasında,“Kuruluşunun 100. yılında TC Devleti’nin esasen tüm tarihi, baskı, katliam, işkence, idam, sürgün, tehcir tarihidir”deniyor. Yani Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenli bir grup siyasal sığınmacının oluşturduğu bu “Meclis”, Cumhuriyetimizin yüzyıllık tarihinibir kalemde “işkence, idam, sürgün ve tehcir”e indirgemiş!
Her toplumun geçmişinde olduğu gibi Cumhuriyet tarihinde de elbette acı olaylar yaşanmıştır. Bu olayların kendi özelinde ve tarihsel koşullarında ele alınarak nesnel bakış açısıyla eleştirilmesine kimse bir şey diyemez. Ama bir ülkenin tarihinden seçilen kimi tekil örnekleri genelleştirerek o ulusun yüzyıllık geçmişimi “işkence, idam, sürgün ve tehcir” sözcükleriyle özetlemeye kalkmak insafsızlıktır!Böyle öznel yargılamalara tarih anlatısı değil, olsa olsa ideolojik indirgemecilik denir.Devrimlerin dinamiği ve diyalektiği böyle işlemiyor. Eğer aynı yöntemi başka ülkelere de uygulamaya kalkarsanız, Fransız İhtilali’nden Sovyet Devrimi’ne değin dünyadaki tüm devrimleri “idam ve sürgün” parantezine alarak şeytanlaştırabilirsiniz.Avrupa’da yaşayan göçmen arkadaşların bildirisinde, bir tek “Keşke Yunan kazansaydı!” demedikleri kalmış! Gerçekten hüzün verici! İnsanlarımızı “kul”luktan“yurttaş”lığa yükselten Cumhuriyet Devrimi hak ediyor mu bunca karalamayı?
“Cumhuriyetin 100. Yılında Dil Devrimi” üstüne yazmak için bilgisayarın başına geçmişken, beni son derece rahatsız eden kimi güncel gelişmelere ilgisiz kalamadığımdanyazıya böyle bir girişle başlamak kaçınılmaz oldu. Şimdi bu zorunlu parantezi kapatarak asıl konumuzadönmek istiyorum.
TÜRKÇENİN BAĞIMSIZLIK SAVAŞI
Türkiye Cumhuriyetini kuranlar, ulusal bağımsızlığın ancak Türkçenin bağımsızlığı ile tamamlanacağına inanan devrimcilerdi. O nedenle de kurtuluştan sonra dil konusuna el atarak Harf ve Dil Devrimi’ni gerçekleştirdiler. 1928 yılındaki “Harf Devrimi” ile eski yazı kaldırılarak Latin harflerine dayalı yeni Türk Abecesi kabul edildi. Ardından, “Türk dilinin öz güzelliğini ve zenginliğini meydana çıkarmak, onu yeryüzü dilleri arasında değerine yaraşır yüksekliğe eriştirmek”amacıyla 1932 yılında Türk Dil Kurumu (TDK) kuruldu. Kuşkusuz bu devrimler, daha önce Osmanlı döneminde ilerici aydınların başlattığı tartışmaların ve arayışların sonucu olarak biçimlendi ve “Cumhuriyete kanat gerenler kuşağı”nınelindeamacına ulaştı.
TDK’nin Birinci Kurultayı, 26 Eylül 1932’de Dolmabahçe Sarayı’nda yapılmıştı.Kurultayın açılış günü olan 26 Eylül, daha sonraDil Bayramı olarak kutlanmaya başlandı.Ancak TDK’nin 1983 yılında özerkliğini yitirip önce Başbakanlığa, ardından Cumhurbaşkanlığına bağlanmasından sonrabu bayramın da içi boşaltıldı ve adı pek anılmaz oldu.
Türk Dil Kurumu, 1980 yılına dek,kuruluş amacına uygun olarak Türkçenin Arapça ve Farsçanın etkisinden kurtarılarak özleşmesi yolunda büyük çaba harcadı. Ülke çapında derleme ve tarama çalışmalarına hız vererek Türkçenin sözlüklerini, yazım kılavuzlarını hazırladı; Türk dilinin tarihsel kaynaklarınınçevrimyazılarını yayımlandı; terim sözlükleriyle değişik bilim dallarındaki literatürü zenginleştirdi; Türk diliyle ilgili bilimsel kurultaylar, çalıştaylar düzenlendi. AncakTDK’nin Türk dilini özleştirme çabaları, Osmanlıca yanlılarını öteden beri rahatsız ediyordu. Tutucuların eleştirileri 12Eylül’den sonra saldırı niteliği kazanınca,askeri junta da çözümü, TDK’yi devlet dairesine dönüştürmekte buldu.Hukuk ve Atatürk’ün “vasiyetname”si çiğnenerek kurumun malvarlığına el kondu. Bu süreçte çağdaş Türkçeciler, eski TDK’nin boşluğunu doldurmak amacıyla 1987 yılında Dil Derneği’ni kurdular.
DİL DEVRİMİNE ÇOK YÖNLÜ SALDIRILAR
Eski dil yanlıları, TDK’nin Türkçeyi özleştirme çabalarını bir türlü içlerine sindiremedi. Kurumu çalışamaz duruma getirmek içinher yola başvurdular.TDK uzmanlarının yabancı kökenli sözcüklere karşı önerdikleri sözlerle alay ettiler. “Ulusal düttürü”, “tütünseldumangaç”, “gök götürükonuksal avrat” gibi uydurmaları TDK’nin türettiği yalanını yaydılar. Buna inanan sözde profesörler bile çıktı!
Sağ kesimin dilcilerinden Faruk Kadri Timurtaş,altmış yıl önce Düşünen Adam dergisinde “Dil Üzerine” başlıklı yazılar yazıyordu. Timurtaş’ın o yazılardayanlış bularak eleştirdiği, hatta “uydurma” diyerek tu kaka ettiği sözcükler arasında “ilkel”,“günce”,“tümce”, “tutuklu”,“izlenim”, “ilişkin”, “uygarlık”,“özgür” ve “özgürlük”de vardı. Bugün artık herkesin tartışmasız biçimde kullandığı bu sözcüklerin çoğunu Nurullah Ataç önermişti. Oysa Timurtaş’a göre bunlar, “Dilden anlamayan kişilerin işi”ydi!Timurtaş, “sadeleştirme” anlayışını şöyle formülleştirmişti: “Gidilecek yol, dili fakirleştirmeden millileştirmek yoludur.”[1]Demek ki öz Türkçe sözcükler dili yoksullaştırıyordu!
Aynı çevreden bir başkası ise eleştiri düzeyini iyice düşürerek, Türkçeninyılmaz savaşçısı Nurullah Ataç içinşöyle diyordu:
“Bu zavallı adamın önce karaciğer ve böbrek, sonra da şeker illetine tutulmasında, yazarken illa öz Türkçe kullanacağım diye sürekli ıkınması da bir amil olmasın… Gerekli tıbbi tetkikler, 1950’lerde ne kadar sağlıklı yapıldı acaba?”[2]
Bu adamın Arapçayı “Rabca”, yani “kutsal tanrı dili” sayanlardan biri olduğu, sonraki satırlarından anlaşılıyor:
“Şiir gibi şair kelimesi de Arapçadan gelmişti. Aslında bunlar milletçe Kur’an dilinden hoşlanıp tattığımız; ondan alıp lisanımıza, irfanımıza, ümranımıza, devranımıza kattığımız kelimelerdi.”[3]
İşi gücü TDK’ye ve özleştirme akımına saldırmak olan bu kişinin kimliğimi merak ettim: Bir de baktım, altından “Akit Yazarı” çıktı. Öyleyse üzerinde durmaya değmez, geçelim!
Öz Türkçe karşıtlığı elbette Timurtaş ve Şimşek gibi kalemlerle sınırlı değildi. Lise yıllarımızda bize Türk Edebiyatı kitapları okutturulan NihadSâmi Banarlı da öz Türkçeden yana olanları çok ağır sözlerle suçlayıp aşağılayanlardandı.Onun şu tümcelerine bakar mısınız:
“Türkiye’de dil dâvası apaçık bir politika dâvasıdır. Hele şimdi daha çok meydana çıkmıştır ki bu dâva, üstelik bir sol politika dâvasıdır.”[4]
Peyami Safa ise bu suçlamaları daha da ileri götürerek öz Türkçecileri “Sovyet Politbürosu’nun emrindeki komünistler” olarak niteliyordu!
Banarlı, “ulus” sözcüğünü “nesebi meçhûl kelime” diye aşağılıyor; “-sel” ve “-sal” eklerine karşı olduğu için “ulusal”ın yanı sıra “duygusal”,“bölgesel”gibi sözcükleri de yanlış bularak yeriyordu.[5]
1960’larda tüm ilerici yazarlar, ozanlar öz Türkçe yazmaya özenirlerdi. Çünkü o zamanlar “yükselen değer”di öz Türkçecilik. AKP iktidarında hızı kesildi bu akımın. Kesilmekle de kalmadı, dönemin ideolojik söylemlerinden etkilenen kimileri, neredeyse günah çıkarırcasına,“Bir zamanlar biz de kapılmıştık bu öz Türkçe modasına!” diyerek pişmanlık belirtmeye başladılar! “Tatlı su devrimcisi” olmak kolaydır! Önemli ve değerli olan, her koşulda ilkelerden ödün vermemektir.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan,“Dil Devrimi adı altında Türkçemiz tatsız, tuzsuz, ruhsuz, renksiz kelimelerin tasallutunda”diye buyurmuş. Ona göre Dil Devrimi,“tarihinin en büyük kelime katliamı”imiş!
Yardımcılarından biri de yakın zamanlarda, “Türkçeyle düşünce üretilemez, bilim ve felsefe yapılamaz!” cevherini yumurtlamıştı!
Eh, ülkeyi yönetenler böyle konuşursa daha aşağıdakiler durur mu?Sözgelimi bir Milli Eğitim Bakan Yardımcısıda çıkar,“Türkçe ölmüştür” der! Nasılsa tepki veren, hesap soran yok; meydan onların; ağızlarına geleni söyleyebiliyorlar…
UYDURMA DİL OSMANLICADIR!
Gericiler yeni sözcüklere “uydurma” diye saldırmaktan bıkmadılar!Oysa “uydurma dil” tanımına tam da onların tapındıkları Osmanlıca girer. Çünkü “dil” olduğu bile tartışmalı bir bulamaçtır Osmanlıca. Halkın konuşamadığı, Osmanlı’da yalnızca Saray ve çevresindeki seçkinlerin kullandığı yapay bir yazışma aracıdır. O yüzden de ömrünü çoktan tamamlamıştır. Orta dereceli okullara “Osmanlıca dersi” koyarak; öğrencilere “Türkçeyi bırakın, Osmanlıca konuşun” baskısı yaparak diriltemezler bu ölüyü!
Kuşku yok ki Türkçenin sorunları yalnız bugünün konusu değildir. Uzun yıllardır anadilimizi önemsemez durumdayız.Sorunun kökeninde eğitim dizgemizin bozukluğu yatıyor.Üniversite bitirmiş insanların bile Türkçeyi düzgün yazıp konuşamaması başka nasıl açıklanabilir?
Dil Devrimi yalnızca yabancı sözcükleri ayıklama işi değildir. Tüm bilim dallarındaki yeni gelişmelerin ortaya çıkardığı kavram ve terimleri karşılayacak sözcükleri türetme de bu devrimin ayrılmaz parçasıdır.Eski TDK’nin ve özleşmeden yana dilbilimcilerin yapmaya çalıştığı da buydu.Uzman dilcilerin Türkçe kök ve eklerden yararlanarak yeni sözcükler türetmesini “uydurmacılık” olarak değerlendirmek bilgisizliktir.
Türkçe, dünyanın en zengin dillerinden biridir. Bu gerçeği yabancı bilim insanları da belirtmekten çekinmiyor. Örneğin Alman filolog MaxMüller (1823-1900), Türkçenin gücünden söz ederken şöyle diyor:
“Türkçenin bir gramerini okumak, bu dili öğrenmek niyetinde olmayanlar için bile bir zevktir. Türlü grammatikal şekillerin belirtilmesindeki ustalık, isim ve fiil çekimi sistemindeki üstün gücünü kavrayabilenlerde hayranlık uyandırır… Dilin iç ve dış yapısı billur bir arı kovanı yapısını seyredermişiz gibi ortadadır. Türk dili, seçkin bir bilginler kurulunun uzun bir çalışmasıyla yapılmış sayılacak düzenliktedir.”[6]
Belçikalı çağdaş dilbilimci Prof. Dr. JohanVandewalle[7] de Türkçenim yapısını ve anlatım yeteneğini büyüleyici bulduğunu söylüyor:
“Anadili Türkçe olan bir kişinin kısa cümlelerle düşündüğü, konuşma anında ise bu kısa cümleleri çeşitli yollarla birbirine bağlayarak karmaşık yapılar kurduğu görüşündeyim. (…) Bu son durumda ortaya çıkan dilsel yapılar, insan zihninin üstün olanaklarını en güzel şekilde yansıtıyor. Farklı dil gruplarına ait birçok dili incelediğim halde şimdiye kadar hiçbir dilde beni Türkçedeki karmaşık cümle yapıları kadar büyüleyen bir yapıya rastlamadığımı söyleyebilirim. Biraz duygusal olmama izin verirseniz, bazen kendime ‘Keşke Chomsky de gençliğinde Türkçe öğrenmiş olsaydı’ diyorum. Eminim o zaman çağdaş dilbilim, İngilizceye göre değil, Türkçeye göre şekillenmiş olurdu…”[8]
TÜRKÇENİN UZUN YOLCULUĞU
Biryazımda Dil Devrimi’nin 90 yıllık yolculuğundan söz ederken şöyle demiştim:
“Bu çetin ve uzun yolculukta Türkçe çok gelişti, varsıllaştı. Arapça ve Farsçanın etkisinden arınıp öz kimliğine kavuştu. Artık her alanda arı Türkçeyle ürün verebiliyoruz. Duygu ve düşüncelerimizi, en güzel ve etkili biçimde dile getirebiliyoruz. Türkçenin gücü, çağdaş yazarlarımızın ve ozanlarımızın yapıtlarında ışıldıyor! Son yıllarda küresel etkilerle dilimize giren Batı kaynaklı kimi kavram ve sözcükler de Türkçeye gönül verenlerin çabasıyla süreç içinde öz Türkçe karşılıklarına kavuşacaktır.
Maya tutmuştur. Özleştirme akımına karşı çıkanlar yenik düşmüştür. Bu saatten sonra Dil Devrimi’ni geri çevirmeye, suları tersine akıtmaya kimsenin gücü yetmez!”[9]
Zor günlerden geçiyoruz. Ama karamsar olmaya gerek yok. Din sömürüsüyle halkın bilincini köreltip aklını çelen; ulus egemenliği yerine bir tür “Sultanizm” olan çağdışı tek adam rejimini dayatarak yüzyıllık Cumhuriyeti rayından çıkarmaya çalışan bu gericiiktidardan mutlaka kurtulacak, devrimci Cumhuriyetimizi geri alacağız! Almakla da kalmayacak, onu eksikli yanı eşitlik ilkesiyle taçlandırarak daha da güçlendireceğiz.
(AltıYedi, Güz 2023, Sayı:17,s. 29-33)
[1]“Dil Meselesi -Yanlış Kelimeler”, Düşünen Adam, 10 Mart 1961, Sayı: 10, s. 27.
[2]C. Yakup Şimşek, Türkiye YazarlarBirliği Sitesi– https://www.tyb.org.tr/ozandan-sair-olmaz-1-7664yy.htm (Erişim tarihi: 24 Ekim 2023)
[3]agy.
[4]NihadSâmi Banarlı, Türkçenin Sırları, Kubbealtı Neşriyat, İstanbul Fetih Cemiyeti, İstanbul 1972. (İç: “Sel ve Sal Hikâyesi”, s. 283)
[5]agy.
[6]Çağdaş Türk Dili, Temmuz-Ağustos 2022, Sayı: 413, s. 57.
[7]JohanVandewalle (d. 15 Şubat 1960), Türkçenin çeşitli lehçeleri de içinde olmak üzere 35 dil bilmektedir. İlgi duyanlar, YouTube’daki videolarını izleyebilir.
[8]https://www.bilgicik.com/yazi/turkce-hakkindaki-goruslerim/ (Erişim tarihi: 25 Ekim 2024)
[9]Attila Aşut, “Türkçenin Gücü”, Çağdaş Türk Dili, Temmuz 2012, Sayı: 293, s. 284-286.
