

RECAİ ŞEYHOĞLU
Küresel salgın günlerinde herkes gibi biz de ev hapsi yaşarken belli saatlerde eşimle evden fazla uzaklaşmadan sokağa çıkıp hava almaya çıkıyorduk. Bu arada televizyon haberlerini dinledikçe/izledikçe, gazeteleri okudukça bende şimşekler çakar oldu. Toplumun değişik kesimlerinden insanları dinlemeyi, salgın günlerindeki psikolojilerini, ne düşündüklerini, neler yaptıklarını ve çözüm konusunda neler söyleyeceklerini kayda alıp bir dosya oluşturmayı planladım. Sürekli olarak tuttuğum günlüğüm de yol gösterici olacaktı bu arada.
Dikili’de yaşayan emekli bir vali de aynı işi yapıyormuş meğer. Sonrasında notlarını kitaplaştırınca zevkle okumuştum. Ben de kolları sıvadım. Evime çok uzak olmayan bir mahallede, iki üç müşterisi olan bir internet kafeye takılıp başladım dosyayı hazırlamaya. Evimdeki laptop sorunluydu zira…
Dosyayı bitirdikten sonra da kafeyi işleten üniversite mezunu gençten -ne de olsa fakülte mezunuydu- okumasını rica ettim. Müşterisizlikten zamanı boldu çünkü. Bana zaman ayırır diye düşündüm.
Dosyayı okudu okumasına ama bir de istekte bulundu. Bir avukat arkadaşı varmış, onun da yazacakları varmış, benim dosyada ona da yer ayıralımmış! Evet dedim, avukatın 15 sayfa tutan yazısına… Aldık, dosyaya ekledik. Avukatın kendisiyle o gün bugün tanışmış değiliz. Hatta teşekkür bile etmiş değil…
Önceden verdiğimiz söz gereği genç arkadaş dosyamızı okudu ve sayfa düzeni yaptı diye 12 sayfayı da ona verdik. Kendisini de ‘… Gazetesi Köşe Yazarı’ imzasıyla tanıttı ilgili bölümde. O güne kadar hepi topu üç beş kez yazısı yayımlanmıştı o gazetede ama yapacak bir şey yoktu! Mutlu olsundu!
Kitap yayımlandı.
Ancak gelişmeler kitabı kolektif bir üretime dönüştürdüğü için yazısı yayımlanan 12 arkadaşın adını kapakta kullandım. ‘Katkıda bulunanlar’ başlığı altında… Ayrıca emeği geçen herkese (hukukçu-şair- yazar- siyasetçi- sendikacı- sosyolog- belediyeci- gazeteci- karikatürist) adlarını da yazarak önsözde teşekkür ettim.
*
Sonraki günlerde bu arkadaşın internet kafeciliği bıraktığını ve bir işe girdiğini duymuştum. Bir gün karşılaştığımızda “Sizin kitabınızın editörlüğünü yapmış, emek vermiştim,” demez mi! Dilimi yutacaktım neredeyse. Sadece, “Benim kitaplarımın editörlüğünü yapan bir arkadaş var,” diyebildim. “Ama o bile adının editör olarak değil, düzeltmen olarak geçmesini istiyor.”
Bence anlamadı. Yayıncılıktan zerre kadar anlamadığı için ‘editör’ sözcüğünün ne anlama geldiğinden de haberdar değil. Herhangi bir sözlüğe bakma gereği bile duymamış. Baksa şunu görecek hiç olmazsa:
“Yayınevinde basılacak kitapların birtakım yönlerden sağlıklı olmasını sağlamakla görevli kimse.” Yani “dosyayı yayımlanmaya hazır hâle getiren kişi.”
*
İnternet kafecilik yapıyorsunuz; ön okuma ve sayfa düzeni yapmanız için size bir dosya veriliyor, yardım ricasında bulunuluyor. Siz bu işlemi editörlük olarak algılıyor ya da öyle biliyorsunuz. Sonrasında da kasıla kasıla “Editörlük yaptım,” diyorsunuz.
İnsanın kendisini tanıması bu denli zor mudur da böylesi örneklerle sık sık karşı karşıya geliyoruz! Anlamak güç!
Neredesin ey Sokrates!?
