

RECAİ ŞEYHOĞLU
Cumaovası’ndan Karşıyaka’ya dönüyorken biraz kestirivermişim.
Ne kestirmek, sızmışım. İki üç gündür Küçük Menderes ve Büyük Menderes Havzası’nda yaptığım yolculuklar anlaşılıyor ki yormuş beni…
Karmakarışık rüyalardı gördüklerim…
*
‘ Etrâk-ı bî idrâk ‘ , bilindiği gibi Türkleri akılsız gösteren bir söz…
İdrakten ve anlayıştan yoksun demek…
Yaygın görüşe göre, Osmanlı’nın Türk’ü aşağılaması anlamında kullanılmış bu söz.
İlber Ortaylı bunu ‘’ Kimin kullandığını bilmiyorum ama bunu etnik anlamda değerlendirmemek gerek.’’ şeklinde yorumluyor. Kıyamıyor olmalı Osmanlı’ya dil uzatmaya.
Rıza Zelyut, bu konuda inandırıcı bulmuyor İlber Hoca’yı. ‘’ Kaçamak yanıt ‘’ diyor.
Bu sözü, 16. Yüzyılın sonunda Tarihçi Hoca Sadettin Efendi’nin söylediğini düşünüyor.
Şu beyt, onunmuş:
‘’ Başına bir tac aldı çıkdı o pelid / İtdi bî – idrak Etrak’i mürid ‘’
( O pis adam başına taç takarak ortaya çıktı ve kendisine de akılsız Türkleri mürit yaptı )
Burada saldırdığı kişi Şah İsmail. Çevresine toplanan Türkleri aptal / akılsız gösteren de Osmanlı’nın Saray Tarihçisi.
Rıza Zelyut’a göre Osmanlı devlet adamları, devşirmelerden oluşan bir tabaka… Türklerin saltanattan hak iddia etmesini önlemek için onları düşman konumuna indirmişler. Türk’ü kötülemek ve onları ezmek için ortam yaratmaya çalışan şer odakları…
Saray beslemesi Şair Nefî de onlardan biriymiş.
Türkleri ‘ dinsiz eşekler’, ‘ Bozguncu Türk ‘ , ‘ Eşek Türk’, ‘ Aşağılık Türk ‘ sıfatlarıyla ‘ Siham-ı Kaza ‘ adlı taşlama kitabında anan/ yazan kişi…
Sızmışım dedim ya…
Sızmış olduğumdan mı nedir karşımdakilerin de hepsi benim durumumda.
Karşımdakiler mi?
Nefî, Mevlânâ Celâleddin, Karamanoğlu Mehmet Bey, Şair Eşref, Sakallı Celal, Neyzen Tevfik, Can Yücel, Aziz Nesin…
Her birinin ağzında bizim konular… Bizimkiler !
‘’ Bu kadar aptal olduğunuzu bilmiyordum doğrusu.’’ diyen Mevlânâ şaşırttı beni.
‘’ Konya’da yaşıyorsun ama Türkçe değil de Farsça yazıyorsun, neden? ‘’ diyecektim ama sustum. ‘’ O sınırsız beyitlerinde yer ve zamanı neden hiç belirtmedin?’’ diyecektim, onu da diyemedim. ‘’Masalımsı/ destanımsı beyitlerini Türkçe yazsan daha iyi olmaz mıydı? ‘’ diyecektim, cesaret edemedim. Ne de olsa koskoca Mevlânâ!
‘’ Bırak şu Moğollarla işbirliği yapan üçkâğıtçıyı! ‘’ diyen Şair Eşref, okkalı bir küfür savurdu Mevlânâ’ya. Bereket versin ki sağıra yattı ünlü Belhli mütefekkir.
‘’ Bayırın sarhoşuna laf yetiştirecek değilim herhalde… ‘’ diye mırıldandı.
Sakallı Celal, gözünü dikti bana. ‘’ Bu adamı sen mi çağırdın buraya? ’’ dedi. Tam hayır diyecektim ki anlaşmışçasına Can Yücel ile Aziz Nesin, ‘’ Bırakın da Karamanoğlu Mehmet Bey konuşsun biraz da… ‘’ deyince Mehmet Bey’in gümrah sesi çınlattı ortalığı: ‘’ Ben ülkemde resmi dili Türkçe yaparken bu miskin adam Farsça yazıp, saldırgan Moğollarla iş pişiriyordu.’’
Ortalık iyice gerildi. Neyzen ise hiç sesini çıkarmıyordu olup bitene… Rakısını yudumluyordu. Sanki biraz da kendinden geçmiş gibiydi.
Eşref’in, ‘’ Nefî’nin dedikleri size az bile! Peynir alamıyor, süt içemiyor, et yiyemiyorken köşkte/ kâşanede oturana, sofranızdaki lokmayı azaltana, çalıp çırpana övgü düzen sizler değil misiniz? ‘’ sözlerine tepem attıysa da ‘ yalan söylüyorsun! ‘’ diyemedim. Ana avrat küfretmeyeceğinin garantisi yoktu çünkü. Eşref’ten hem korkuyorum hem de hayranım ona…
‘’ Ya size, Nefî deseydi ki; ilmî icazeti olmayana en önemli koltuğu bahşeden siz değil misiniz, ne derdiniz buna. Nefî haklı değil mi yani ? ‘’
Oturduğu yerden kasım kasım kasılıyordu Nefî.
Yıllar/ yüzyıllar sonra kendisine hak verildiği için…
Nefî’ye öfkem dağ gibi… Aziz Nesin’den çekinmesem elim boğazına gidecek, bir kaşık suda boğazlayacağım onu ama dedikleri de pek yanlışa benzemiyor sanki…
Sokaklarda, parklarda, televizyonlarda gördüğümüz perişan kılıklı/ idrakten yoksun kimilerinin sofrasındaki ekmeği azaltan soyguncuları Allah’ın sevgili kulu olarak anıyor olmalarına tanık oldukça Nefî’ye hak vermemek ne mümkün…
Sıktım da…
O ne!
Ensemde Can Yücel’in şaplağı!
Öyle acıdı ki…
Nereden girdiyse içeri, ensemden sokan bal arısına indirivermişim şaplağı.
İyi ki de soktu. Bu rüyanın sonu, belki de arı sokmasından daha beter olacaktı.
Nerden çıktı bu garip rüya bilmem ki…
*
Yıllardır yazıp duruyoruz. Nefî’nin dediği türden biri olmamak için kendimi biraz geliştireyim ve dinleneyim diyorum. Şart mıdır her yere yetişmek? Çapımıza uygun davranalım bundan böyle diyorum.
Yazmaya değil de daha çok okumaya yönelmek adına bundan böyle sadece 9 Eylül gazetesi, Gazete Karşıyaka ve Medya Ayvalık’ta yazayım diyorum.
İzmir’in ilçeleri, kent sorunları- kent kültürü ve kentlilik bilinci, biraz da eğitim/ siyaset…
Abuk sabuk rüyalar da son bulur belki…
*
Çeyrek yüzyıl kadar dert ve tasadan başka bir şey vermemiş olan iktidarın değişeceği Seçim Sonrası ( S. S. ) günlerde buluşmak üzere…
