

FİKRET GÖKÇE Kıbrıs Gazisi-Mak. Müh.
30 Eylül 1980 günü Almanya’dan Türkiye’ye dönüyordum. Düsseldorf Havalimanı’nda bir insanlık ve aile dramına tanık oldum. Bir tel örgü ile ikiye bölünen yolcu salonunda Türkiye’den gelen yolcuların vize kontrolu yapılıyordu. Bir kadın yolcuyu içeri bırakmayan polislere gelenin eşi olduğunu, yıllardır Almanya’da yaşadığını söyleyen bölmenin iç tarafındaki bir vatandaşımız sağa sola koşturuyor, eşine kavuşmak için çırpınıyordu. Tel örgünün boşluklarından sadece parmaklarıyla birbirine dokunabilen kadını ve eşini tutarak uzaklaştıran Alman Polisi’nin bu acımasız davranışını salonda bulunan herkes üzüntüyle seyrediyordu. İki polis eşliğinde, biraz sonra kalkacak olan bizim uçağa yerleştirilen, ağlayan ve çığlıklar atan kadın sınır dışı edilmişti. Zaman içinde bu sınır dışı etme olayları yıllarca artarak devam etti.
Birkaç gün önce telefonuma Suriye Halk Platformu adresli bir tweet mesajı geldi. Biz ensarız diyerek kucakladığımız, kendi halkımızdan esirgediğimiz hak ve olanakları verdiğimiz Suriyeliler bakınız bu mesajda ne diyorlar : “Bize ve tüm Müslüman kardeşlerimize ‘gidin ülkenizi kurtarın’ diyen put kafalılara sesleniyoruz. Biz şeriatın sesiyiz. Yapay sınırları tanımayız. İslam sancağı Türkiye’de dalgalanacak. Az kaldı. Erdoğan ve ülkücü Müslüman kardeşlerimiz ile şerbetimizi içtik. Emir bekliyoruz. “
Buna ancak ; “BESLE KARGAYI, OYSUN GÖZÜNÜ” demek yakışır. Bu konuda yorum yapmayacak, sadece o sınırların kardeşlerimiz dedikleri Müslümanların İngilizlerle işbirliği içinde yaptıkları ihanetin sonunda kanla çizildiğini belirtmekle yetineceğim.
2011 yılında Suriye’de başlayan iç savaş nedeniyle ülkelerini terk ederek Türkiye’ye gelen kayıtlı sığınmacıların sayısı, Mart 2022 itibarıyla 3 milyon754 bin 591 olarak açıklanıyor. Suriyelilerin yüzde 47’sini 0-18 yaş grubundaki çocuklar oluşturuyormuş. Kayıt dışı olanlarla birlikte bu sayının 5 milyon civarında olduğu tahmin ediliyor. Ülkemizde 196 ülkeden 8 milyona yakın sığınmacının bulunduğunu yazıyor gazeteler. Bu rakamların hiçbiri bana inandırıcı gelmiyor. Aynen enflasyon oranlarının açıklanmasındaki gibi, corona’dan ölenlerin sayılarındaki gibi inanmıyorum bu sayılara., Bu ülke yol geçen hanı mı ? Gelen giriyor, kaydı-kuydu yapılmadan istediği yere gidiyor, yerleşiyor..Bu sinsice ve bilinçli olarak yapılıyor bana göre. Bu devlet 100 yıllık tarihi boyunca dışarıdan içeriye, içeriden dışarıya, geçici ve kalıcı olmak üzere çok göç yaşadı. Ama hiçbiri böyle düzensiz, plansız ve kuralsız değildi. Elimde 1924 mübadelesini anlatan bir kitap var. Daha Cumhuriyetin birinci yılında Yunanistan’dan gelen Türklerin demografik dengelerin bozulmaması için nerelere, ne kadar yerleştirildikleri ve bu konuda ne kadar dikkatli davranıldığı anlatılıyor.
Aileleriyle gelenler bir tarafa, binlerce kilometre yolu geçip elini kolunu sallayarak gelen, isimlerini bile sormadığımız genç, asker kılıklı yüz binlerce Afgan, Pakistan ve Bengladeşli neredeler şimdi ? Aralarına sızmış teröristleri ayıklayabildik mi ? Güya sınır boylarına “Berlin Duvarı” gibi duvar örmüştük. Çok değil 15-20 yıl önce o sınır boylarında canlı hayvan kaçakçılığı yapanlar ölümü göze alıyor, ya mayın tarlasında ya da jandarma kurşunuyla can veriyorlardı. Ne oldu mayın tarlaları, niye kaldırdınız, ne oldu göz açtırmayan güvenlik güçlerine ? 28 Aralık 2011’de Şırnak’ın Uludere İlçesi Irak sınırında (Roboski Katliamı) çoluk-çocuk 34 sivil vatandaşımızı F-16 savaş uçaklarımızla bombalayarak neden öldürdük ?
Birde mantar gibi çoğalıyorlar. Bizim kadınlarımızın doğurganlık oranı 1.8 iken sığınmacı kadınlarda bu oranın 4.2 olduğunu söylüyor otoriteler. Her 11 ayda bir çocuk doğuruyorlarmış ortalama olarak. Kendi vatanımızda misafir olacağız neredeyse..Dernekler kuruyor, örgütleniyor, suça karışıyor, bayrak açıyor ve küstahça açıklamalar yapıyorlar. Birçok yerde yerli halktan fazla nüfusa ulaşmış durumdalar. Örneğin Reyhanlı’da 130 bin sığınmacı, 100 bin olan yerli nüfusu geçmiş bulunuyor.
Göz göre göre Ege’deki 18 adamızı verdiğimiz gibi, toprak ve konut satışı yaptığımız yabancılara şimdi birde dolar karşılığı vatandaşlık vermeye başladık. Tavukçuluk yapan oğlunun köşe dönmesi için uyduruk “kuş gribi” salgını yaratılarak kümes hayvanlarının itlafı, Rusya’dan ithal edilen milyonlarca ton mısırın gümrük vergisinin bir gecede kaldırılması gibi olaylarla ilişkisi olduğu iddia edilen, “ BABALAR GİBİ SATARIM” diyen, şimdi hayatta olmayan UNAKITAN soyadlı maliye bakanını henüz unutmadık. Biz bunu bazı yerel gazetelerde yer alan “VATAN TOPRAKLARI SATILIYOR” başlıklı, 12 Mart 2006 tarihli yazımızda anlatmaya çalışmıştık. Anayasa Mahkemesi’nin 09 Ekim 1986 tarihli, E.1986/18, K: 1986/24 sayılı kararında “ ülkede yabancıların arazi ve emlak edinmesi salt bir mülkiyet sorunu gibi değerlendirilemez. Toprak, devletin vazgeçilmesi olanaksız temel unsuru, egemenlik ve bağımsızlık simgesidir” denilmesine karşın 03 Temmuz 2003 tarihinde yapılan yasal bir düzenlemeyle fabrikalarımız, kuruluşlarımız, limanlarımız, topraklarımız, mülklerimiz gibi vatandaşlığımız da satılıyor artık.
Bu yaşananlar hümanizm ve ensar olarak değerlendirilemez. Kendilerini uygar olarak tanıtan ülkeler neden bizim gibi davranmıyorlar. İlkel botlar ve teknelerle çoluk-çocuk Avrupa’ya ulaşmaya çalışan kaçakların mezarlığına döndü Akdeniz ve Ege Denizi.. Yunan askerlerinin demir çubuklarla şişleyerek batırdığı botlardan denize dökülüp ölenlerin sayısı bile bilinmiyor.
21 Nisan tarihli SÖZCÜ Gazetesi’nde Serpil YILMAZ, CHP Milletvekili Özgür KARABAT’ın bir açıklamasına yer vermiş. KARABAT, 2014-2022 yılları arasında üçüncü ülkelere 18 bin 599 Suriyeli yerleştirildiğini belirtiyor. 6 bin 562 Suriyelinin yerleştiği Kanada 17 ülke arasında başı çekiyor. Sırasıyla ABD 4 bin 165, İngiltere 2 bin 601, Norveç 1926 Suriyeliyi kabul ederken diğer ülkeler 175 Suriye vatandaşını sahiplenmiş. Nerede bunların hümanistliği, ensarlığı ve de insanlığı ? Bize verdikleri, nereye harcandığı bilinmeyen birkaç milyar dolarla ülkemizi bir göçmen deposu haline getirdiler.
İkinci Dünya Savaşı’nda harap olan Almanya savaşta yaklaşık 8 milyon insanını kaybetmiş sanayi ve kurumları çökmüştü. Kalkınabilmek ve yeniden eski günlerine dönebilmek için işgücüne ihtiyacı vardı. Bu amaçla önce İtalya, sonra İspanya ve Yunanistan’dan gelenlerle bunu karşılamaya çalıştı. 30 Ekim 1961’de Türkiye ile imzalanan İşgücü Alımı Anlaşması uyarınca 27 Kasım’da 55 kişilik ilk kafile Almanya’ya ulaştı. Aynı yıl 400 kişiden oluşan madenci grubu da Almanya’daydı. Bu süreç artan bir ivmeyle devam etti. Şu anda Almanya’da 2 milyon dolayında Türk yaşıyor.
Almanlar hemen kapıları açmadılar, bizim gibi her gelene buyur demediler. İstanbul Tophane’de kurdukları bürolarda, Alman doktorlar, firma yetkilileri ve kamu görevlileriyle insanlarımızı teker teker sorguluyor, çırılçıplak soyarak boylarını, ağırlıklarını ölçüyor, bedenlerini, gözlerini hatta dişlerini kontrol ederek uygun görürlerse gidecekleri şehirleri, çalışacakları firmaları planlayarak tren biletlerini ellerine verip ülkelerine gönderiyorlardı. Almanya’ya gidebilmek için bulabildikleri borç-harç para ile yurdun her yerinden İstanbul’a gelen yoksul Anadolu insanları bu bürolar önünde uzun kuyruklar oluşturarak günlerce bekliyor ve bu aşağılayıcı uygulamaya razı oluyorlardı.
Sığınmacılarla ilgili olarak halktan ve muhalefetten gelen tepkilere karşı “göndermeyeceğiz” diyen Sayın Cumhurbaşkanı birkaç gün önce “Suriyelilerin gönüllü ve onurlu geri dönüşü için gayret gösteriyoruz” demişti. Yaşamakta olduğumuz sıkıntıların ve gelişmekte olan endişelerin daha da büyümemesi için bu çabanın ivedilikle gerçekleşmesini bekliyoruz.
