DOLAR 46,4468 % -0.03
EURO 53,2566 % 0.04
STERLIN 61,3819 % 0.08
FRANG 57,6764 % -0.13
ALTIN 6.238,80 % -0,77
BITCOIN 63.015,27 -2.595

VAKTİNE KALAN SÜRE

:
için vakti
Reklam

GEÇEN HAFTA VE NE DERSİNİZ?

Yayınlanma Tarihi : Google News
GEÇEN HAFTA VE                                                                   NE DERSİNİZ?
Reklam

RECAİ ŞEYHOĞLU

Geçtiğimiz hafta  Kütüphane Haftası’ydı.

Her gün ortalama beş altı gazetenin köşe yazarlarını okumadan güne başlamam.

Köşe yazarları arasında kütüphane haftasını sadece Doğan Hızlan, Hikmet Altınkaynak dile getirdi.   Saygı Öztürk ise Kanal B’de anlattı 58. Kütüphane Haftası’nı ve yapılan bir etkinliği. Her birine teşekkürler!

TKD’nin mi yoksa  kültür bakanlığının bir eksiği mi anlamış değilim. Yeterli tanıtım yapılmıyor olmalı ki gazetelerde lâyıkınca yer bulmuyor.

İzmir’de ise TKD’nin çalışkan yöneticileri haftanın hakkını verdiler dersek abartı olmaz.

Karabağlar Belediyesi’nin ev sahipliği yaptığı haftanın açılışında TKD İzmir Şube Başkanı Mehmet Erken, İl Kültür Ve Turizm Müdürü Murat Karaçanta, şair- yazar Hidayet Karakuş, Milli Kütüphane Vakfı Ve Derneği Başkanı Avukat Ulvi Puğ, haftanın hakkını veren konuşmalarla haftayı unutulmaz kıldılar.

84 milyonluk Türkiye’de Kültür Ve Turizm Bakanlığına bağlı 1252 halk kütüphanesinin varlığını bir Bulgar yurttaşı öğrense ne düşünür merak ediyorum. Yaklaşık 10 milyon nüfusu olan Bulgaristan’da  halk kütüphanesi sayısı 5 bin çünkü.

Sofya Milli Kütüphanesi’ni ziyaret ettiğimde bir kütüphaneye mi girdim yoksa bir saraya mı anlayamamıştım. Bulgarlar seviyor kitabı. Milli Kütüphaneden bunu anlayabiliyorsunuz.

Üsküp, Tiran ve Atina Milli Kütüphanelerini ziyaret ettiğimde  de anladım ki Balkanlar ve Yunanistan, kitap ve kütüphane konusunda  bizden çok ilerideler.

Kiev’deki VernadskyNatıonalLibrary’i ziyaret ettiğimde büyülenmiştim. Milyonlarca kitabı barındıran bir mabed gibi gelmişti  bana. Özellikle de İran Edebiyatını anlatan kat…

Mabedgibi  deyince…

Amsterdam’daki merkezdeki halk kütüphanesi, Brüksel Kraliyet Kütüphanesi hakeza…

Kütüphanelere en çok ilgiyi ise İran’da gördüm. Mollalar, çocuklar ve gençler kütüphanelerin vazgeçilmezleri adeta. Kitabevlerinin vitrinlerinde gördüğüm Lenin, Mao, Engels, Yaşar Kemal,  Orhan Pamuk, Elif Şafak’a ait kitaplar ise şaşırtmıştı beni. Tebriz’de girdiğim kitapçıda tezgahtar kız, Türk olduğumu anlayınca gülerek Masumiyet Müzesi’nin 184. Sayfasında olduğunu söylemişti. Kitabı göstererek…

İran’da girip çıktığım kitabevlerinde ve kütüphanelerde dikkatimi çeken şu olmuştu. Bütün kitapların kapağı pırıl pırıl renkli ve kalın kartondandı. Üsküp’te de aynıydı.

Çocuk kitapları, özellikle her iki ülkede de çok önemseniyor gibi geldi bana.

Yaklaşık on yıl önceydi.

Manisa ilçelerinden birinde özel eğitim merkezinde çalışıyordum. Kütüphane Haftası diye öğrencilerimi ve iki üç arkadaşımı alıp Tufan Erbarıştıran Halk Kütüphanesi’ne götürmüştüm. Belediye Başkanı olan arkadaşıma alo demiş onu da  davet etmiştim kütüphaneye.

Her şey iyiydi güzeldi ama  bir gariplik de vardı. Kütüphanede çalışan  görevli kütüphane haftasından habersizdi. Bahaneyle öğrenmiş oldu.

Her ilçede, ilde kütüphane haftası kutlaması yapılmıyordu demek ki…

Oysa, kütüphaneler o hafta içinde öğrencilerle, şair ve yazarlarla, velilerle dolup taşmalı. Söyleşiler düzenlenmeli, kitap gibi günler yaşanmalı.

Kaymakam, belediye başkanı da  bu konuda beldesinin insanlarını harekete geçirmeli.

Karabağlar Belediyesi, o gün üstüne düşeni hakkıyla yerine getirdi.

Köylerinde en çok kütüphane bulunan, kitabın/ kütüphanelerin kasabası Bergama’da ise CHP İlçe Başkanı Mehmet Ecevit Canbaz, yanına arkadaşlarını da alıp İlçe Halk Kütüphanesi Müdürü Tarkan Çelik’i ziyaret ediyor. Kütüphaneyle ilgili bilgi alıyor. Kendilerine bir görev düşüp düşmediğini  öğrenmeye çalışıyorlar. Sonuçta, bu kasabanın bir vatandaşı…

Örnek bir siyasetçi profili çiziyor. Sorarım, hangi ilçede  kütüphane haftasında böylesi jestler yapılmıştır kütüphaneci dostlarımıza?

Bergama farkı  dedikleri bu olsa gerek!

                                                                                     *

58. Kütüphane Haftası, muhalefet önderlerinin gözünden kaçtı.

84 milyon nüfuslu bir ülkede 1252 halk kütüphanesi utanılası bir sayı değil midir de muhalefet bunu dile getirmez…

En azından bu konu gündeme getirilebilir,  kütüphanelerde neden lisans eğitimini tamamlamış kütüphaneci kadrosunun bulunmadığının hesabı sorulabilirdi Saray’daki ‘ karışım’  düşkünü ekonomist başkana.

Öznesi kitap/ kütüphane olan bir haftada neden bir yazar ya da şair meclise çağrılıp konuşturulmaz?

Neden o hafta içinde TYS, Edebiyatçılar Derneği ya da P.E.N. Cumhurbaşkanından randevu talep edip  kitap ve kütüphane konularını görüşmek üzere  Saray’a çıkmaz?

TKD İzmir Şube Başkanı Mehmet Erken, 2021 Eylül’ünde Bornova’da açılan Edebiyat Müze Kütüphanesi’nin adının Attilâ İlhan Edebiyat Müzesi Ve Kütüphanesi olarak düzeltilmesini dile getirirken sadece dernek başkanı değil, sorumlu bir İzmirli yurttaş olduğunu da kanıtlamış oldu.

Bu konunun kütüphane haftasında dile getirilmesi haftaya da bir değer katmış oldu.

Şunu anlıyorum ki her kütüphane haftası ıskalanıyor.

Iskalamayan tek gazeteci Doğan Hızlan!

                                                                               *

Bugünlerde elimden düşmeyen kitap,  Doğan Hızlan için hazırlanmış olan EDEBİ İLİŞKİLER… ( T. İş Bankası Kültür Yayınları )

Duygularımı/ düşüncelerimi yazarak anlatmayı/ aktarmayı  çok seviyorum.

Yazmak bir yaşam şekli oldu bende. Haz duyuyorum  bundan.

Okuyup yeni bir şeyler öğrendiğimde  kanatlanıyorum sanki.

Hiç işitmediğim sözcükler öğrendim gene. İntim gibi… Edebiyat moralisti gibi… Denkserli gibi… Mütenekkiren gibi… Zadegân sınıf, resume’, berhava, tahammülfersâ  gibi…

Örneğin ‘ intim’ i en kısa zamanda bir tümcede kullanacağım. Samimi demekmiş. Ama  ‘ kılık değiştirmiş olarak ‘ anlamına  gelenmetenekkireni  ise ağzıma bile almak istemem.

Bana gelmez!

Sözcükler söz konusu olunca… Geçtiğimiz günlerde  bir yazı kaleme aldım. Türkçe dostlarına da gönderdim.

Ne miydi o yazı?

Başlayayım…

                                                                          *

Nihayetinde, netice olarak,  fevkalade, lansman, misafir gibi sözcükleri  gördüğümde ya da işittiğimde  tüylerim diken diken oluyor.

Ama nedense ‘  fevkaladenin fevkinde ‘ diye konuşan Bülent Ersoy’a ise sesim çıkmıyor hiç.

Nedenini de anlayabilmiş  değilim.

Annem ne imkân diyordu ne de cevap. Hatırlamak sözcüğünü de kullanmazdı hiç.

Annemin Türkçesi biraz da biz dört kardeştendi. Özellikle de benden!

O da ‘’ Çocuklarım, yanlış bir şey söylediğimde düzeltin, bana doğrusunu öğretin.’’ derdi hep.

Annemin konuşması, babamdan/ amcamdan/ teyzelerimden  daha iyiydi. Çünkü eleştiriye açıktı.

Gelinlerinden daha güzel konuşuyordu dersem bilmem dangalaklık mı yapmış olurum…

                                                                         *

Dilde pehlivanlık olmaz diyenlerehiç  itirazım yok. Kimi arkadaşlarım hiç hasta demiyor, hep ‘ sayrı ‘ diyor. Son yıllarda kulağım ‘ Anısı güzel’ e alıştığı gibi kullanır da oldum. Allah rahmet eylesini kullanmayacağım bundan böyle. Biraz zorlanacak olsam da…

Şiar sözcüğünü çok kullanıyorum. Hidayet Karakuş, affetmiyor, hemen düzeltiyor. ‘ İlke ‘ diye…

En azından dilimi doğru konuşmaya ve yazmaya çalışıyorum. Gel gör ki Türkçe,  ikinci dilimiz gibi. Çok yanlışlar yapıyoruz. Eksiklerimiz çok.

Üzüm bağı sözcüğünü işitince  irkiliyorum/ sinirleniyorum.

Çünkü bağın/ bağların/ üzümün başkenti denilebilecek bir Ege kasabasındanım ben. Bizde ‘ bağ’ dedin mi üzüm anlaşılır zaten. Üzüm bağı olmaz! Tren garı olmayacağı gibi… Dudak ruju, tırnak cilası olmayacağı gibi.

Onca şairimiz, onca dilbilimcimiz ve Attila Aşut gibi köşesini bu işlere ayıran bir gazetecimiz varken gene de yanlışlarımız  diz boyu!

‘’ Güle güle ‘’ demesi gereken kişiye ‘ Hoşça kal ‘ diyenlerin sayısı suda balık kadar.

Değilse de havada kuş kadar belki de…

Bir de şu özelliğimiz var. ‘’ Bilmiyorum’’ demeyi bilmiyoruz.

Milyoner yarışmasındaki yarışmacıları izleyin, ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız.

Bilgisizliğini heyecana/ oradaki atmosfere  ve oturduğu  koltuğa bağlayan öyle çok yarışmacı tanıdım ki…

Cehaletimiz, o yarışmada ayna gibi karşımıza çıkıyor.

Üzücü bir durum…

Daha başka…

Eleştiriye hiç dayancımız yok. Tahammülümüz yok demek istiyorum gördüğünüz gibi. Eleştirene ‘ haklısınız ‘ demek yerine dokuz dereden su getirir gibi sahnelerin aktörleri / aktristleri  oluveriyoruz.

Bahane üretmekte üstümüze yok.

Güvendiğiniz bir yazara dosya veriyor, değerlendirmesini istiyorsunuz.

Yazarın uyarılarına kulak vermek gerekirken bahaneler üretiyorsunuz.

‘’ Dikkatimden kaçmış ‘’  diyorsunuz/ diyoruz. ‘’ Zamanım olsaydı daha iyi yazacaktım’’  diyoruz.

Haykırasım geliyor:

Dikkatinden kaçmasın!

Zamanını iyi değerlendir o zaman!

Başa dönelim…

Konuşurken, yazarken güzel dilimizi iyi kullanalım.

Doğru olanı kullanmak adına da komik olmayalım ama…

Ben, yıllar önce milletvekilidemek yerine hep ‘ saylav ‘ sözcüğünü kullanırdım. Saylav, öztürkçe bir sözcük… Herkes bunu kullansın istiyordum. Görüyorum ki olanak gibi/ yanıt gibi tutmadı.

Betik hakeza…

‘ Hakeza’ bunun gibi/ böyle anlamına geliyor.

Betik, saylav gibi tutmadı demek istiyorum hakeza sözcüğünü kullanırken. Biliyorum ki öztürkçe bir sözcük değil. Şiirimsi geliyor diye onu tercih ettim.

Galiba, bu da benim çıkmazım!

Görkemli Yüzyıl demek yerine Muhteşem Yüzyıl’ı  kullanmak isteyişim gibi bir çıkmaz!

 Feyza Hepçilingirler, Hidayet Karakuş, Yusuf Çotuksöken, Kemal Ateş,Attila Aşutkızarsa  bir bahaneye sarılmayacağımı da bilsinler ama…

Geldik yazının sonuna…

Lansman sözcüğünün kullanılmasını garipsemekten öte  kızıyorum  böyle diyenlere.

‘ Tanıtım ‘ desenize diyorum. Hatta daha da ileri gidip eşek arılı bir tümce kurasım geliyor o kişilere…

Hep eleştirmek olmaz ki…

Bir de öneride bulunayım.

İdeoloji; bütün dünya dillerinde bu şekilde ve buna benzer yazılıp söyleniyor.

Neden ‘ düşüngü ‘ demiyoruz?

‘’ Zafer Bayramınız kutlu olsun! ‘’ u ‘’ Utku Bayramınız kutlu olsun! ‘’  şeklinde söyleyen var mı hiç?

Bence yok.

Mantığımız  öne geçiyor çünkü.Oturmuş, yerleşmiş sözcüklerle oynamaya gerek yok bence.

Diyorum ki ‘ düşüngü’yü  de oturtmaya çalışalım. Üç beş yılımızı alır sadece.

Baktık tutmadı, ideolojiye devam ederiz.

Ne dersiniz?

                                                                               *

Sınıf öğretmenliği ve zihinsel engelliler öğretmenliği yaptım. Türkçe/ Edebiyat  konusunda biliyorum ki eksiklerim var.

Şu var ki hep öğrenmeye çalışıyorum.

Okuya okuya, yaza yaza  işin üstesinden gelmeye çalışıyorum.

Yazma aşkım nedeniyle titizleniyorum yanlış yapmamaya. Bu nedenle de yaptığım yanlışların bilinmesinde/ görülmesinde yarar buluyorum.

Eleştirileri sindirme pek öyle kolay olmasa da ben kucaklıyorum.  Öğretici oluyor çünkü. Sizi eleştiren de zaten dostlarınız oluyor. O dostların sözlerine/ uyarılarına kulak vermemek olur mu?

Yazıma, öncelikle Attila Aşut yanıt verdi. Ardından Hidayet Karakuş, Ataol Behramoğlu, Yusuf Çotuksöken, Tarık Günersel ve  Öner Yağcı.

En azından değer verip yanıtladılar. İlgilerine/ dostluklarına teşekkür etmek benim için bir borç.

Ne mi dediler?

Sonraki yazıda…

YORUM YAP