DOLAR 46,4594 % -0.04
EURO 53,2764 % 0.06
STERLIN 61,3987 % 0.08
FRANG 57,7550 % -0.03
ALTIN 6.277,06 % -0,16
BITCOIN 62.811,99 -2.412

VAKTİNE KALAN SÜRE

:
için vakti
Reklam

BUGÜN 17 NİSAN…

Yayınlanma Tarihi : Google News
BUGÜN 17 NİSAN…
Reklam

 RECAİ ŞEYHOĞLU

Sanki tiyatrodayız. Türü belli olmayan bir oyunun figüranları gibiyiz.

Başroldekilerin ise her biri siyasi…

Siyasi portreler…

Dram desen değil, trajedi değil, komedi desek, eh biraz… Yoksa fazla mı?

Bol  bol cinayet olduğuna göre polisiye bir oyun demek olası…

Üçüncü sayfa haberleri cinayetten geçilmiyor zira…

Komiklikler öyle çok ki, komedi demek  daha uygun sanki… Ama ağlatan sahneler de çok… İntiharlar, açlık – yoksulluk –  iflaslar… boşanmalar… çözülme…

Ya skandallara ne dersiniz…  Kim Kardashianınkiler halt etmiş bizimkilerin yanında.

                                                                                *

Kolunda  kim bilir kaç bin dolarlık saati,  şık elbisesi, eşi bulunmaz türünden  kravatların sahibi  bir siyasetçimiz, salt şov yapmak adına  bir garibanın evinde  iftar sofrasında. Sanırsınız ki hep yer sofrasında yemek yiyor…  

Ramazan ayı uğruna zorunlu bir iftar sofrası konukluğundan mıdır, hiç alışık olmadığı bir sofraya oturmasından mıdır bildiğimiz yok.  Ne bir tebessüm ne de  bir memnuniyet var yüzünde. Belki de rahatsız…

Ev sahibi dediğimiz kişiler, konuğuna en güzel yiyecekleri  içecekleri  ikram eder benim bildiğim… Ağırladığı kişi,  üstelik bir de vali, kaymakam, cumhurbaşkanı olursa  evinde masası yoksa bile alır, ya da komşusundan emanet alır.

Ev, gariban bir işçinin evi gibi görünüyor ama ne hikmetse  garibanın evinde koca koca siniler bulunuyor. Bir sini neyine yetmiyor ki dedirtecek kadar…

Ramazan ayındayız ya… Her zamanki gibi, şov yapma sezonu… İftar şovu!  Eskiden çadırlarda  verilen yemeklerde oluyordu bu iş, şimdi  fakir/ yoksul evlerinde…

Yardımda bulunmayı, sadaka vermeyi, yiyecek içecek erzakı dağıtmayı marifet biliyor siyasiler… Yardıma muhtaç olmayan  bir toplum yaratmaya çalışsanıza!.

Patatese, soğana ve kömüre muhtaç etmesenize…

Emin Çölaşan, benden daha güzel anlatmış o sofrayı…( 16 Nisan )

                                                                                *

Yıllar önce sol cenahta siyaset yapanlarda görülen ve adına ‘ uvriyerizm’ denilen bir  solcu hastalığı vardı. Yıldırım Koç, buna ‘ İşçicilik ‘ derdi.

İşçileri sürekli olarak yücelten, onların her attığı adımın doğru olduğunu kabullenen ve savunan  bir tavra deniliyordu uvriyerizm.

İşçi  hiç yanlış yapmaz mı sanki…

İtiraf edeyim, Muğla’da okuyorken  ben de Maden- İş’li  işçi arkadaşlara Yılmaz Güney’e olan hayranlığım derecesinde  bakıyordum hep.Ortaokul ya da lise mezunu olan işçi kardeşlerim,şaka söylemiyorum, roman kahramanları gibiydi gözümde.

İşçileri gerektiğinde  eleştirebilmeli de… Ne var ki bunda?

 Gel de sen uvriyeriste anlat bunu… Gel de 1978’in Recai’sine anlat…

  Yıldırım Koç bu duruma açıklık getiriyor: ‘’ Yarım imam insanı dinden, yarım doktor candan eder. Yarım solcu da solculuktan… ‘’

Sağcı siyasetçilerde bu daha başka…

Samimiyetten öte bir niyet…  Millete şirin görünme… Milleti kandırma…

Menderes’ten bu yana hep böyle…

Milletini çok seven  bu siyasetçi tipinin milletim dediği insanları patatese, soğana ve kuru ekmeğe muhtaç etmesini umarım millet de bir gün benim gibi sorgulayacaktır.

Ortalık dilenci doldu. Akşam sabah dolandırılmalara karşı uyaran uyarana… Ülkeden kaçan kaçana…

Malatya’nın Yeşilyurt ilçesindeki belediye meclisi kararıyla  yurtdışına gönderilenleri birkaç gündür yazıp duruyor gazeteler. AK Partili Belediye Başkanı Sabahattin Kaya’yı hele bir dinleyin…

Şaşarsınız…

Garibin sofrasına  Tanrı misafiri gibi oturmak, önceden planlanmış. Besbelli !

Evinden onlarca koruma, onlarca araba, helikopter ve polis ordusuyla çıkıp işine giden siyasetçi, bir garibin sofrasında iftar açmakta… Halkçı Başkan edalarıyla…

 Yıllardır protokol sofralarında yemek yiyen siyasetçi, garibin sofrasında  eliyle yemek yiyor. Fotoğraf beni yanıltmıyorsa… Elle yemek mi yenir? İlkellik değil mi bu?

Halka bu şekilde mi örnek olunur?

Ramazan  mübarek  günde  daha  sahici/ daha samimi olmak gerekmez mi?

Yemekte muhabbet olmaz mı hiç?

Saray’da verilen yemeklerde hiç mi konuşmuyorlar?

Herkes susturulmuş gibi…

Geçelim…

                                                                                *

Yolcularıyla birlikte düşen uçakta 250 kişi öldüğünde karalar bağlıyoruz.

Son günlerde ülkemizde ortalama her gün 300 kişi ölüyor.  Trabzon Tabib Odası’na göre bu sayı daha da fazla… Lebalep kongrelerden sonra koronanın artacağını nasıl düşünemez bu siyasiler?

Kongrelere katılanlar kongrelerden sonra ölse de olur mu yoksa…

Cehaletin senfonisi gibi…

İşin Türkçesi şu ki, kongrelerden sonra  Karadeniz’de  büyük artış oldu korona vakalarında.

Bunu görmeyen/ bilmeyen de yok!

Hiç mi öngörü yoktur devleti yöneten diplomalı ve  fakülte diploması olmayan siyasi kadrolarda?

Dünyada şu an bu konuda büyük bir derecemiz var. Zavallı durumundayız…

Resmi rakamlara göre her gün 300 civarında ölü ile…

 Özetle…

Her gün uçak dolusu yurttaşımızı kaybediyoruz.  Belki de üç uçak dolusu…

                                                                                     *

Adına ne dersiniz bilmem, Diyarbakır’da Vedat Demirtaş denen bir vatandaş, ( AKP Diyarbakır Gençlik Kolları Eski Başkan Yardımcısı) Montrö bildirisine imza koyan emekli amiralleri tehdit ediyor. Sosyal medya paylaşımında  kalaşnikof tüfeklerin yer aldığı  bir fotoğrafı  yayınlayıp altına ‘’ Emekli amiraller bekliyoruz.’’ yazmış. Ve de eklemiş: ‘’ Hodri meydan, destanlar bizim işimiz! ‘’

Destanlar, bu devirde benim bildiğim kalem ya da klavyeyle yazılıyor. Vedat Bey, anlaşılıyor ki destanı silahla yazanlardan…

Şurası kesin ki çok cesur biri… Cesareti nerden alıyor acaba?

 Aracın içindeki diğer silahlar da 2 tabanca, 1 taarruz tüfeği, çok sayıda taarruz dürbünü…

Ormanda mı yaşıyoruz, dağ başında mı?

Daha başka…

Muhteşem Süleyman dizisinde entrikalarına tanık olduğumuz Hürrem Sultan vardı ya…

Hani, şu Meryem Uzerli’nin canlandırdığı karakter… Kanuni’nin eşi, Sultan İkinci Selim’in annesi olan Hürrem Sultan…

N’olmuş derseniz…

Süleymaniye Külliyesi’nde bulunan kabri başında bir anma töreni düzenleniyor. İl Turizm Ve Kültür Müdürü, İstanbul Üniversitesi Rektörü, İstanbul Müftüsü katılıyor bu anmaya. Sanki daha önce  böylesi  bir anma yapmışlar gibi…

‘’ Tarihi şahsiyetleri vefat yıldönümlerinde anmaya özen gösteriyoruz.’’ diyorlar.

Hürrem Sultan’ın tarihi şahsiyet olduğu konusunu sizlerin yorumuna bırakıyorum ve bir  ilginç  yaralama haberine geçiyorum.

Kahramanmaraş’ın Elbistan Belediye Meclisi’nde MHP’li Fevzi Ergin AKP’li belediye başkanını eleştirdi. Yumruklu kavga oldu. Ardından Elbistan Ülkü Ocakları Eski Başkanı Muhammet Kaya’’ Elbistan kimsenin arpalığı değildir.’’ paylaşımı yaptı. Elbistan Ülkü Ocakları Başkanı Esat Kılınç da Kaya’yı arayarak mesajı silmesini istedi. Ardından her iki kişi buluştu. Kılınç, Kaya’yı iki el ateş ederek yaraladı. Biri tutuklu, diğeri hastanede…

Cumhur İttifakı birbirine giriyor.

 İdeolojik mi ticari mi?

Danyal Topatanlı, Turgut Özataylı, Ahmet Tarık Tekçeli avantür film çekiyoruz gibi…

Ankara’nın Çankaya’sında bir avukat,  ofisinin balkonuna ‘ 128 milyar dolar nerede? ‘’  afişi asıyor. Polis,  afişin kaldırılması için avukatı uyarıyor. Avukat, ‘’ Balkon benim, ister çamaşır asarım istersem pankart! ‘’ diyor.  Polis, merkezin ‘’ Çıkın gelin’’ demesi üzerine ayrılıp gidiyor.

Çetin Altan, ‘’ Enseyi karatmayın’’ derdi hep. Evet, enseyi karartmayalım… İyi şeyler de olmuyor değil… Avukat  Gonca Aytaş’lara sevgiler !

Bir başka cesur yürek  örneği…

CHP İstanbul Milletvekili Mahmut Tanal…

 Hazine ve Maliye Bakanlığı’nın karşısında bulunan Meclis’teki ofisinin penceresine ‘ 128 milyar dolar nerede? ‘’  afişini asıyor.

Trajedi mi dersiniz komedi mi bilmem…

Merkez Bankası’nın yeni başkanı ile Fahrettin Altun 128 milyar doların yerinde olduğunu açıkladılar. Paranın yerinde durduğunu söylediler. Afiş asanları ise vatan haini ilan etmedikleri kaldı.

Sesim çok çıksa diyeceğim ki, ‘’ Yahu, Cumhurbaşkanı 128 milyar doların pandemide kullanıldığını söyledi bir ay kadar önce. Siz ise paranın yerinde durduğunu söylüyorsunuz.’’

Yeni MB Başkanı ile iletişimden sorumlu  kişi,  kafakarıştırıcılıktan sorumlu başkan yardımcısı mıdır da   milletin kafasını karıştırmaya çalışıyorlar, bilelim…

Yoksa Cumhurbaşkanımızın altını mı oyuyor bu ikili?

  Allah aşkına şu işin doğrusunu söyleyiverin gari,  kabak tadı verdi bu 128…

N’olcek sanki doğruyu söyleyiverseniz…

                                                                            *

17 Nisan 1940’ta kurulan 27 Ocak 1954’te kapatılan Köy Enstitüleri yaşasaydı  Sofokles tarafından yazılan tek perdelik tragedya olan Antigone’u  izleyecektik. İzledikçe de kul değil yurttaş olduğumuzu düşünecektik hep. Keyfiliğe itiraz edecektik toplum olarak…

Çetin Tekindor, Haldun Dormen, Yıldız Kenter , Genco  Erkal oyunlarını izleyecek,  öğrenecek-eğlenecektik. Kâh gülerek kâh düşünerek…

Shakespeare/ Gogol,  Dostoyevski, Goethe, Balzac, Nabizade Nazım,  Namık Kemal, Şirazlı Sadi, Cervantes vb ile  insanlık ailesini tanıyacaktık.

Aryalarla, sonelerle,  türkülerle, deyişlerle ince zevklerin sahibi olacaktık.

Yaratılış, Saka, Oğuz Kağan, Alp Er Tunga,  Gılgamış, Şehname, Kalavela,  Nibelungen, İgor, Şinto, Ramayana,  Odysseia  destanlarıyla  dünya halklarını tanıyıp ulusal- evrensel  değerleri soluyacaktık.

Köy Enstitülerini kapatarak  aydınlanmanın önünü kestiler. Ağalarla, ağababalarla, Amerikancılarla…

17 bin köy okulunu kapatan, köyleri  öğretmensiz  bırakan siyasileri gözümün önüne getirdikçe hep Victor Hugo’nun  o unutulmaz sözünü anımsıyorum:

‘’ Her kasabada ışık saçan bir öğretmen ve bu ışığı söndürmeye çalışan bir papaz vardır.’’

Bugün 17 Nisan…

Köy Enstitülerini ne unuttuk ne de unutturacağız!

                                                                         SON SÖZ

 Salihli’de ortaokulda okurken müzik dersimize giren Köy Enstitülü- Yazar  İlyas Kalay öğretmenime ve aynı yıllarda el-işi ve ticaret derslerimize giren  İbrahim Çiçek öğretmenime sevgi ve saygılarımla…

Biri 96, diğeri 94’ünde olan değerli öğretmenlerimin ikisi de hâlâ yazmakta,  anılarını anlatmakta, söyleşilerde konuşmakta…

Dağda bayırda  inek güderken çantasında  soğan ekmeğiyle  Antigone’u bulunduran  köy çocuklarıydı onlar. Ölümden korkmayacak kadar yaşlı, kavgayı sevecek kadar genç ruhlular…

Ne mutlu ki bana, onların öğrencisi oldum.

YORUM YAP