

RECAİ ŞEYHOĞLU
Doğada her şey zıddıyla var. Şişmanın zayıfı, iyinin kötüsü, acının tatlısı, kolayınzoru gibi…
Bu anlamda herkesin Türk ya da Müslüman, herkesin Galatasaraylı ya da Beşiktaşlı olmasını arzu etmek akla ters bir düşünce. Böyle bir dünya da yok zaten… İnsanoğlu aslında çoğulculuktan yana. Teklikten yana olmadığının sayısız örnekleri var doğada. Hangi villanın sahibi, bahçesinde tek bir çiçek türü yetiştiriyor söyler misiniz? Hangi evin bahçesinde sadece kırmızı gül görüyorsunuz?
İstisnai durumlar olsa da çoğu insan çeşit çeşit, değişik renkler açan çiçeklerle donatıyor bahçesini ya da balkonunu. Doğada da böyle… Denizlerin hangi birinde sadece çipura türü balık yaşıyor ? İstavrit, çipura, sardalya, barbun yaşamıyor mu denizlerimizde?
Sadece aslanların bulunduğu bir hayvanat bahçesi mi yoksa sürüngenlerin, yırtıcıların, kanatlıların bulunduğu bir hayvanat bahçesi mi? Tercihinizi tahmin etmek zor değil…
Kadın düşmanı/ kadının dövülmesiyle ilgili görüş bildirenlerin kadınsız bir yaşam düşündüklerini mi sanıyorsunuz siz?
Tek’çi zihniyeti doğa reddediyor özetle. Doğanın gidişatına ters!
*
Limontepe İlkokulu’nda öğretmenlik yapıyordum. Bir bayram konuşması için müdür bey bana görev vermişti. Konuştum da… Sonuç mu ? Müdür Bey, odasına çekti: ‘’ Hakkınızda şikâyet var hocam.’’ . Şikâyetçi de muhtarmış. Bir şeylere sataşmada bulunmuşum meğerse.
‘’ Öğretmen, birilerinin şikâyetiyle ordanoraya gönderilen memur olmamalı ‘’ sözümden neden ve kimler rahatsız olur anlayamamıştım. Oysa daha yeni göreve başlamıştım bu okulda. İsteğim dışında tayinim çıktı, Emir Sultan İlkokulu’na gönderildim.
A.Ragıp Üzümcü İlkokulu’nda da müdürüm 19 Mayıs konuşmasını bana vermişti. Öğrenci, öğretmen ve velilerin sayısının bin’i aştığı tören sonrası öğrencimin biriyle de bayramdan sonra evime gitmiştim. Ertesi sabah telaşla müdürüm aradı. ‘’ Çabuk gel! ‘’ Odasına girdiğimde elindeki gazeteyi önüme sürdü öfke ve panik havası içindeydi. Ulusal yayın yapan bir gazetenin birinci sayfasındaki haber şuydu: ‘’ Aşırı laik öğretmen bayram kutlamalarında velilere hakaret etti. ‘’
Yobaz demişim ve veliler üstüme yürümüş, ben de kaçmışım. Gerçekle hiç ilgisi olmayan asparagas bir haberdi. Nedenini de anlamış değildim. Öğrenemedim de… Olan bana oldu, evim, telefonum ve okulum değişti.
Güzelyalı İlköğretim Okulu’nda da okul kitaplığı nedeniyle bir soruşturma geçirmiştim. Kültür Edebiyat Kolu Başkanı olduğum için okul kitaplığını ele almış, gereksiz kitapları ayıklamış ve yeni kitaplarla zenginleştirmiştim okul kitaplığını. Günlük bir gazetede de yazılarım yayımlandığı için açtığım kampanyaya gazete haberi nedeniyle çok sayıda kitap gelmişti. Coğrafyacı bir müfettiş çıkıp geldi okula, sordu da sordu. Ben, bu konuda otorite miymişim, neden ayıklamışım bazı kitapları ? Sorduğu buydu. Söyleyeceğimi söyledim tabii ki.. ‘’ Öğrenciler için yararlı olmadığını bildiğim kitapları bilerek çıkardım kitaplıktan ’’ dedim. Ceza gelir diye bekledim uzun süre. Hatta il milli eğitime ‘’ Nerede kaldı benim ceza ? ‘’ diyesim geldi. Birilerine dedim de… N’oldu bilmem bir daha gelmedi o müfettiş arkadaş.
Hüseyin Akdağ İlkokulu’nda da benimle aynı devrede olmayan bir öğretmen için ifade vermem istendi. Müfettişe teessüflerimi belirttim. ‘ Yalancı tanıklık mı yapayım istiyorsunuz? ‘ dedim. Bir daha görmedim o müfettişi.
Sendikamızın aldığı kararlara uyduğum, iş bıraktığım, mitinge katıldığım için verdiğim savunmaları ve yeni tanıştığım müfettişleri ve aldığım cezaları saymıyorum.
Radyo ve televizyon kanallarında konuştuğum, eğitim sistemini eleştirip sorguladığım, il milli eğitim müdürünün izlediği kadrolaşma politikasını yanlış bulduğum için hem konuştum hem de yazdım gazetelerde. Bunun 657’ye uymadığını bilmeme karşın… Çünkü biliyordum ki devlet memuru ne basın açıklaması yapabilir ne de bir gazeteye yazı yazabilir. Önceden izin alması gerekir. Ben, ne izin alıyordum ne de susuyordum. İzin alırsam eleştirebilir miydimamirlerimi ?
Sonuca gelecek olursak… İzmir’in en çok ceza alan öğretmeni oldum. Ege Televizyonunun acar muhabiri Zişan Akar bunun için benimle röportaj yapmak istediğinde ricasını kırmadım, sorularını yanıtladım. Aradan 6 gün geçmişti ki bir ceza daha geldi. Maaş kesim cezası…
Röportajın konusu da ‘’ İzmir’in en çok ceza alan öğretmeni Recai Şeyhoğlu”
O gün bugün Zişan Akar’la abi- kardeşiz. Birbirini seven, saygı duyan…
İl milli eğitim müdürü için bir yazımda ‘ Sağ, sığ ve geri ‘ demiştim. İzmir’e yakışmadığını yazmıştım. Kriterim neymiş, nasıl anlıyormuşum adamın sağ ve sığ olduğunu…
Gibi, gibi nedenlerle müfettişlerle çok içli dışlı oldum. Çoğu da çok sevdi beni, eminim. Bunu gözlerinden anlıyordum.. Cezalar aldım almasına ama bana ceza verenlere hiç terslik yapmadım. Çünkü onlar devlet memuruydular ve işlerini yapıyordular. Emekliye ayrıldığım okulumun müdürü birkaç kez sarı zarf vermişti elime. Çalıştığım okulu yazı yazdığım gazetede konu ettiğim için… Sarı zarfı aldığımda mutlu olmuyordum tabii. Keyfim kaçmıyor değildi. Yazmazsam yapamıyordum, müdürüm de ceza vermeden tabii ki … Ama müdürüme de hiç terslik yapmıyordum. Küsmek, darılmak gibi… Bu nedenle olsa gerek müdürümle ilişkilerimde hiç nahoşluk yaşamadım. Organizasyonunu benim yaptığım Nazım Hikmet etkinliğine itiraz etmediği gibi yardımcı da oldu hatta. Bana güvendiğini adım gibi biliyordum. Onu, saygıyla anıyorum şimdi.
İlçe milli eğitim müdürü Cihabir Çulhaoğlu arkadaşımdı. Bir gün takıldım kendisine : ‘’ Aldığım cezaların altında hep senin adını görüyorum. ‘’
Yanıtını hiç unutmuyorum: ‘’ Sanki ben çok memnunum bundan ! ‘’
Daha sonra mı… Emekli olduktan sonra bir kütüphane açılışına davet ettim kendisini ve koşa koşa geldi. Bir başka kütüphane açılında da diğermüfettiş dostlarım…
Yaşam dümdüz bir yol gibi değil. Şikago caddelerine benzemiyor. Muğla’dan Marmaris’e doğru gidiyorken Sakar Yokuşu gibi… Kıvrım kıvrım…
Güzellikler, nahoşluklar hepsi iç içe..Herbirinden güzellik çıkarmak da sizin elinizde. Anlayış, empati ve saygı… ‘’ Onun yerinde ben olsam ne yapardım? ‘’
Hep, böyle düşündüm.
Emekliye ayrıldıktan üç beş yıl sonra bir müfettiş arkadaşı görmek için il milli eğitim müdürlüğüne gitmiştim. Odasında yoktu. Tam geri döneceğim, biri seslendi: ‘’ Bir dakika ‘’ dedi. ‘’ Beni tanıdınız mı ?’’ Tanıyamamıştım. ‘’ Hüseyin Akdağ’da ifadenizi alan müfettişi tanımadınız mı? ‘’ deyip güldü. Elime sarıldı. Gözleri, kardeşimin gözleri gibiydi. Sevecen, koruyucu, müşfik !
Hep güzel değildi yaşadıklarım…
1985’te Bergama 100. Yıl İlkokulu’nda öğretmenlik yapmaktayım… Kapı, pat diye açıldı ve biri girdi içeri. Esmer, gözlüklü ve asabi biri.. Müfettişmiş. Tek tek sordu öğrencilerime… Matematikten, hayat bilgisinden, günlük olaylardan… Yanıt vermeyen hiçbir öğrencim olmadı. Çünkü kolejlere hazırlık çalışması yapan iddialı bir öğretmendim. Müzeyyen Hanım, Tülin Hanım, Selma Hanım gibi…
İkinci ders bir başka yabancı geldi. O da müfettişmiş. O da sordu da sordu ve gitti.
Öğrendim ki , çocukları çok yoruyormuşum, onları zorluyormuşum. Şikâyet edilmişim yani… Müdürüme söyledim: ‘’ Rapor iyi bile gelse itiraz ederim. Çünkü çok iyiyim ben ! ‘’ Biliyordum ki teftiş raporunun düzenlenmesinde okul müdürünün de rolü vardı.
Teftiş raporu okulun kapanacağı son gün geldi. Son gün gelen rapora da itiraz edilemiyormuş yasaya ya da yönetmeliğe göre…
Onlardan birini Karşıyaka Öğretmenevi’nde gördüm yıllar sonra. Beni görmek istemez gibiydi.
Sanki, biraz da mahcup…
Geleceğe not düşmek adına geçtiğimiz aylarda aldığım cezalardan bulabildiklerimi ‘ Yazınca ve yaşayınca ‘ kitabımda yayımladım. Yaptığım savunmaları da…
İçime sindiremediğim konularda amirlerimi / müdürlerimi eleştirdim. Korku yaşadım. Ardından da sevinç ! O günlerde çok mağduriyet yaşadım, sonrasında da mutluluklar…
Acı- tatlı, güzel – temiz- kirli, – kötü, sıcak- soğuk, ödül- ceza, zayıf- şişman…
Yaşıyorsanız, hayat hep böyle !
Zıtlıklar, belki de hayatın dinamosu !
