

Ruhun ölümsüzlüğünü söyleyen ilk bilge kişi Thales olmuş. Mısır’da uzun süre yaşamış olan Thales geometriyi onlardan öğrenmiş. Çember içine ilk dik üçgeni çizen de o olmuş. Aynı zamanda gökbilimci Thales. Hayatta en zor olan şey ona göre kendini tanımakmış.
Solon, insanlık tarihinde çok istendiği halde iktidara talip olmayan ender insanlardan biri. Köleliğin kaldırılmasını ve yoksul insanların borçlarının silinmesini istiyor.
İspartalıKhilon, yaşlılara saygı gösterilmesini, ölünün arkasından kötü konuşulmamasını istiyor. Kefil olmanın insanın başına türlü dertler açabileceğini söylüyor.
LesbosluPittakos, hem bilge hem de komutan. Ömrü boyunca tüm zaferlerin kansız olması gerektiğini savunmuş. Yapmayı düşündüğün şeyi önceden sakın söyleme diye uyarıyor insanları.
PrieneliBias, zengin diye değersiz insanların övülmesini hiç istemeyen biri. Hızlı konuşanları uyaran, bilgeliğin sevilmesini isteyen biri. Bilgeliğini de kabul etmeyen bir düşünür.
LindosluKleobulos, 3 bin dizelik şarkı ve bilmeceler yazmış bir feylesof. Konuşmaktansa dinlemeyi öğütleyen biri. Zor kullanmaya karşı çıkan, insanın kendi benzeriyle evlenmesi gerektiğini söyleyen biri. İnsanlık ailesinin büyük çoğunluğunun bilgisiz ve geveze olduğunu dillendirenbir bilge.
KorinthosluPeriandros, yalnız suç işleyenlerin değil suç işleme yolunda olanların da cezalandırılmasını isteyen biri. Çaba ve niyetin başarı için olmazsa olmaz olduğunu kulağımıza fısıldayan bir feylesof.
Khilon, olanaksız olanı isteme diyor. Yasalara boyun eğ, diyor. ‘’ Kefil ol, al başına belayı ‘’ diyor. Khilon dedi diye doğru mu kabul edeceğiz bu sözleri? Yasalar hep güçlüden yanaysa neden boyun eğeyim ? Neden çok sevdiğim bir dostum için kefil olmayayım? Bugün için olanaksız görünebilir ama neden toprak işleyenin su kullananın demeyeyim? Neden Küba gibi bir sağlık sistemimiz olmasın ? Neden eğitim ve sağlık parasız olmasın ?
Khilon dedi diye neden statükocu olayım? Khilon, beni anlatmıyor!
Philo- Sophia, bilgelik sevgisi anlamına geliyor. Filozof ya da feylesof sözcüğü buradan geliyor.
Yukarıda ilk 7 bilgeyi sıraladım, en temel düşünceleriyle.
Ünal Ersözlü’nün ‘ Tanrının Yaşam Kılavuzu ‘ adlı kitabını okumaktayım anlayacağınız. Eflatun’un lirik şiirler ve tragedyalar yazdığını, Pisagor’un felsefenin babası olduğunu, günümüzde Amerika’da İncil’den sonra en çok satan dinî içerikli yorumlanan eserin Mesnevi olduğunu, Mevlana’nın kendisini yenilemek/ iyi hissetmek/ değiştirmek/ dönüştürmek için aynı zamanda büyük bir ruhsal öğretmen olduğunu, ErichFromm’un Mevlana’dan çok etkilendiğini, Horasanlı Feridüddin Attar’ın Mevlana’yı çok derinden etkilediğini/ sarstığını vs. kendisini ‘ Paylaşımcı ‘ ve ‘ hatırlatıcı ‘ olarak değerlendiren sevgili Ünal Ersözlü’den öğreniyoruz. Öğrenmek değilse de okuduklarımızı- öğrendiklerimizi anımsamış oluyoruz. Keşke, İran’da Attar’ın türbesini ziyaret ettiğimde onun bir kitabını okumuş olarak çıksaymışım karşısına.
Ünal Ersözlü, İzmir çukurunda şairliğinin yanı sıra son yıllarda felsefi konulara olan ilgisiyle de edebiyat çevrelerinin yakından dikkatini çeken bir düşün adamı / gazeteci.
Herkesle barışık yaşayan bir gönül adamı. İzmir’de böylesi iki portre var; biri Ünal diğeri de AvramVentura ! Benzer konuları dillendiren iki düşünür…Ben de onları yakından izleyen bir edebiyatsever…
Ben, ezberci eğitim sisteminin üretimi ve kurbanı olan biriyim. Fizik yasalarını, geometrideki formülleri, biyolojideki kemiklerin Latince adlarını, tarihi bilgileri, hangi antlaşmanın kaç yılında kimlerle kimler arasında yapıldığını ezberleyerek yıllarını geçirmiş biriyim.Kadeş Barış Antlaşmasının M.Ö. 1295’te ( 1285 de deniliyor)imzalandığını öğrendim ama Hititlerle Mısırlıların derdi neydi hiç ona kafa yormadım. Çünkü benim için önemli olan M.Ö. 1295’i ezberlemek önemliydi. Çünkü onu soruyordu tarih öğretmenim. Analitik düşünceyle karşılaşmam daha dün… Dün dediysem belki de üç beş yıl öncesi dün…
Okuyorken, çok sevdiğim bir yazar ya da şair olsa da kılı kırk yarar gibi okumaya çalışıyorum. Neden, niçin soruları hep beynimin ortasında. Park yapmış gibi de değil. Muzip muzip gezinmekte beynimin kıvrımlarında.Ünal, anlıyorum ki Mevlana’yı çok seviyor. Bırakınız Ünal’ı insanlık çok seviyor Mevlana’yı. ‘ Ariflerin Menkıbeleri ‘ adlı kitapta Mevlana şöyle anlatılıyor: ‘’ Bir keresinde Mevlana hazretleri, kuyumcular civarından geçerken, çekiçlerden çıkan tak tak sesleri kulağına erişince, o seslerin güzelliğinden, Mevlana’da bir hal tecelli etti ve dönmeye başladı. ‘’
Ben, sabahın kör saatinde yan flüt, ney ya da keman sesini duysam etkilenirim. Duygusallaşırım, romantikleşirim. Ama davul ya da ambulanstan gelen sese dayanamam. Tercihim neyden yana olur. Anlıyorum ki gecenin yarısında çığlık atan birinin feryadı Mevlana’ya dua gibi gelmekte.
Mevlana, bana hiç benzemiyor. Çok iyimser, çok hoşgörülü. Hümanist mi hümanist bir mutasavvıf.
Bir başka…
Diyor ki Mevlana. ‘’ Bütün insanları sev ki; daima çiçekler ve gül bahçeleri içinde olasın. ‘’
Mevlana, bana göre değil ! Çünkü ben herkesi sevmiyorum. Savaş kışkırtıcısı siyasetçileri, yolsuzluk yapanları, emek düşmanlarını, komşusu açken tok yatanları, israf şampiyonlarını, savunmasız çocuklara ve kadınlara tecavüz edenleri, televizyonlara çıkıp yoksulluğa övgü düzen / lüks içinde yaşayan dinbaz şarlatanları sevmiyorum.
‘’ Yine gel, yine gel! Kim olursan ol yine gel !
Kâfir, Mecusi, putperest olsan da yine gel!
Bu bizim dergâhımız, ümitsizlik dergâhı değildir.
Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel! ‘’
diyor Mevlana.
I, ıh ! Mevlana bana göre değil…
Tribünlerde farklı takım taraftarlarının maçın sonunda birbirlerine neden saldırdıklarını, birbirlerini yaraladıklarını, hatta öldürdüklerini göz önüne getirince Mevlana’nın sözlerinin hayatla uyuşmadığını düşünüyorum. İslâm ülkelerinde birbirlerine tahammül edemeyen Müslümanların birbirlerini boğazlamaları, hiç birinde huzurun olmadığı bilmediğimiz bir gerçeklik değil.
Kimileri de ‘ Aynı gemideyiz’ deyip duruyor ya… Bu, kandırmaca kokan bir söz. Egemen sınıf ideolojisi… İnsanı kandıran, kandırmaya çalışan bir söylem… Sarayda yaşayanla sokakta yatıp kalkan, et yüzü görmeyenle lüks konutlarda saltanat sürenler aynı gemide he ! Külâhıma anlat sen onu!
İnsanoğlunu anlamak konusunda din adamları da feylesoflar da yetersiz bana göre. Dünyanın bildiği Tolstoy, ‘’ Öfkelenmeyeceksin, zina etmeyeceksin, yalan söylemeyeceksin, kötülüğe kötülükle karşı koymayacaksın, kimseye düşman olmayacaksın.’’ diyor. Sözleri yalan mı yanlış mı ?
Kaldı ki bu sözleri sadece o söylemiş de değil. Bütün peygamberler diyor bunu. Camideki imamdan tutun, siyasetçiye, astronottan tutun köyün delisine kadar herkes aynı sözlerin sahibi. Hitler, Goebbels ve benzerleri hariç !
İnsanlık ailesi, savaşlar ve yoksulluk girdabında debelenirken bu güzel sözlerin bir kıymet-i harbiyesi var mı sizce ? ‘ Birlik beraberlik ‘ nutukları ona keza…
Ne mi yapalım, ya da ne mi yapmamız gerek ?
Derim ki önce düşünelim… Sözlerin ve yapılanların anlamını çözmeye bakalım. Düşünelim deyince, yazılanları papağan gibi ezberleyip bildiğimizi sanmayalım. Kendi kendimize soralım. Sokrates’in ‘ Kendini tanı ‘ sözünü pusulamız yapalım.
Egemen çevrelerin felsefeyi, matematiği ve tarihi zihnimizden silmek istemeleri bundan. Düşünmemizi, sorgulamamızı istemiyorlar. Felsefe seçmeli ders mi yapılır hiç ? Matematik neden seçmeli olsun ki…
Stefan Zweig, neden acaba ‘’ Stendhal kadar yalan söyleyen ve herkesi aldatmaktan hoşlanan pek az yazar vardır. ‘’ demiş olabilir. Gerçeği ondan daha iyi ve daha derin kim dile getirebilmiştir acaba , diyen de Zweig. O halde ?
Ünal Ersözlü’nün kitabını okurken hem zevk aldım hem de düşünce deryasında dolanıp durdum. ‘Hatırlatıcı ‘ Ünal’ın sözlerine kulak verdim. 380 sayfalık bir felsefi kitaba imza attığı için onu kucaklayasım geldi. O ne der, bu ne der gibi kaygılara düşmeden aklına gelenleri/ öğrendiklerini okurlarıyla paylaşmış büyük bir cesaret ve güvenle. Kutlamaktan başka bir şey gelmez elimizden…
Hani, Buket Uzuner’i çok seversiniz de ama bir kitabını başucu kitabı yaparsınız ya… Beethoven’ın her parçasını çok seversiniz de ‘ AyışığıSonatı’nı bir başka ruh haliyle dinlersiniz ya…
Eti çok seversiniz de kuzu pirzolayı bir başka aşkla yersiniz ya…
Tanrının Yaşam Kılavuzu’nu böyle okudum ben. Sıkı sıkıya sarıldığım, bir kez daha göz gezdirdiğim satırlar oldu, öte yandan Boeing 727 hızıyla solladığım satırlar da…
Ama hep düşündüm. Ünal’a bunları yazdıran ne diye … O, şöyle yanıtlıyor bunu : ‘’ Ben paylaşımcıyım, hatırlatıcıyım ! ‘’
Bizlerle dünyasını paylaşıyor. Sık sık da anımsatıyor bildiklerimizi, bilmediklerimizi…
Düşündürüyor, anımsatıyor. Ben ‘ anımsama ‘yı kullanmaktan yanayım örneğin. Ya da ‘ mana ‘ demekten ziyade ‘ anlam’ın kullanılmasından yanayım.
‘’ Bizi bu kitapta daha çok ilgilendiren, insanın kişisel gelişiminde, kendisini aşıp yenilemesinde, kısır döngüden nasıl çıkılabileceği üzerine düşünmek ve elbette bunun sıradan olmayan, evrenin gelişimi, akışıyla uyumlu hakiki anahtarlarını bulmak. ‘’ diyen Ersözlü, kitabın sonlarına doğru kuantum düşünce denilen tekniğin özünün aslında kendimizi tanımak demek olduğunun da altını çiziyor. ‘’ Kuantum bir niyet, her şeyden önce iyi niyettir. Anlamaya yöneliktir, empatidir.’’ diyor.
Zen keşişleri, Lao Tzu, Carl GustavJung, İbn-ül Arabi, AldousHuxley gibi bilge kişilerin düşünceleriyle de zenginleşiyorsunuz.
‘’ İnsanın inanç yolculuğu bazı açılardan çok karmaşık, aynı zamanda çok zengin, çok renklidir. ‘’ diyen sevgili Ünal Ersözlü’ye paylaşımcılığı ve hatırlatıcılığı nedeniyle teşekkür etmek borcumuz.
Geldik yazının sonuna…
Geçtiğimiz günlerde bir şair arkadaş, günlük bir gazetedeki köşe yazısında Norveç’te 280 kişilik bir kasabada 150 bin kitabın bulunduğunu, kasabada 40 sahafın olduğunu, İzmir’de bir yüzen kütüphanenin varlığını, bir kütüphaneciyi, romanı ve şiir kitabı yayımlanmış bir yazarı kutladığını yazdı. Facebookta da bu paylaştı. Paylaşımın altında düşüncelerini yazan iki şair ne yazdı biliyor musunuz ? ‘’ Yeni kitabınız hayırlı olsun, yeni kitabınızı kutlarım, imzası bol olsun ! ‘’
Bu iki arkadaş şaka mı yapıyor yoksa metni okumadan hemen ‘ beğen’i mi tıklıyor anlamak zor. Pek şakaya benzemiyor bana göre. Kendi kendime de soruyorum, ‘ okumadan yorum yapmak da neyin nesi? ‘
Köşe yazarı olan arkadaş, ne yeni yayımlanmış kitabından söz ediyordu ne de buna benzer bu düşünden…
Gel gör ki iki şair, arkadaşı yeni kitabı için kutluyordu.
Havsalam almadı. Şaşkınlıktan nerdeyse küçük dilimi yutacağım.
Bunun için felsefi kitaplar okunmalı. Bunun için feylesoflara, düşünce üretenlere yakın olmalı. Felsefeye sarılmalı ! Bunun için Ünallar yazmalı. Ünallar çoğalmalı.
Tanrının Yaşam Kılavuzu’yla zenginleştim. Öğrendim. Zevk aldım. Ünal Ersözlü sanki yanıbaşımdaymış gibi arada bir ona Yunus Emre’yi de anımsatmadım değil. Benzeri yeni kitaplarını bekliyor biz okurlar.
